Bazıları, Cenâb-ı Hakk’ın münezzehiyeti ve mukaddesiyeti açısından, O’na karşı aşkı uygun bulmamış ve insan-ı kâmilin mâşukiyetini de anlamsız görmüşlerdir. Pek çok hak dostu gibi Hazreti Mevlâna da, beşerî aşk u alâkaların çok çok üstünde, Zât-ı Ulûhiyet’in münezzehiyet ve mukaddesiyetine yaraşır bir aşk u iştiyakın olabileceğini cesurca ifade etmiş ve arkadan gelenlere de yoruma açık böyle bir aşk-ı ilâhî müteşâbihi miras bırakmıştır.
Sonradan gelen bazı sofî ve mollalar, böyle bir müteşâbihle beraber, yer yer o dergâhta icra edilen müziği, ney’i ve değişik enstrümanları da sürekli sorgulamışlar; semâzenlerin hareketlerini yargılamışlar ve infaz üstüne infazlar gerçekleştirmişlerdir; ama, Hazret’in, kendi yorumlarının doğruluğu konusunda hiçbir şüphesi olmamıştır. Olsaydı, hepsini kırar, döker ve bu kabîl şeylerin bütününden vazgeçerdi.. mutlaka vazgeçerdi.
Aslında onun, dinin ruhuna yürekten bağlı bulunması ve Muhammedî edebin (sallallâhu aleyhi vesellem) arızasız bir temsilcisi olması da, başkalarına fazla bir şey söyleme fırsatı vermez zannediyorum. Kılı kırk yararcasına dinin özüne saygısı ve Sünnet-i Seniyye’nin canlı bir tefsiri olması, bugüne kadar büyük çoğunluğun onu kabulü için yetip artmıştır.
O, tam bir samimiyet ve ihlâs insanıydı; Şer-i şerife muhalif düşmemek kaydıyla hep gönlünden gelenleri yaşıyor ve onları seslendiriyordu. Dini, hayata hayat kılarken de, başkalarına yaşama yollarını gösterirken de, ney’e üflerken de, semâa kalkıp pervane dönerken de, her zaman aşk u iştiyakla ciğeri kebap ve her zaman âh u eninle sızlayan bir nây ve bir dolaptı. Anlamazdı muzdarip olmayanlar onu; duyamazdı nâdânlar onun duyduklarını. O, “Firaktan pâre pâre olmuş bir sine isterim ki, ona iştiyak ve dertlerimi şerh edeyim.” diyor derd-mend yârân beklentilerini seslendiriyordu.