Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm) daha başta, رَضِينَا بِاللّٰهِ رَبًّا buyurmak suretiyle ve bu hakikate bağlı yaşadığı hayat-ı seniyyeleriyle rıza mertebesinin kutup yıldızı olduğunu ortaya koymuştur. Evet, O, rıza mertebesinin merkez noktasını tutar. Dolayısıyla bizim her رَضِينَا بِاللّٰهِ رَبًّا deyişimizde O’nu önümüzde bilmemiz, O’nu önümüzde görmemiz gerekir. Öyle ki, bir insan Allah’a (celle celâluhu) doğru uçup kanatlansa ve doğrudan doğruya O’ndan “Ben senden hoşnudum.” kelâmını işitse, hatta –muhalfarz–Cenab-ı Hak, o kişiyi Efendiler Efendisi’yle yan yana aynı rahleye oturtsa ve Efendimiz’e vahyetmesine mukabil ona da ilham, vâridât ve mevhibe lütfederek her ikisine de aynı dersi verse yine de o kişiye düşen, önünde hep Resûl-i Ekrem Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) rehber olarak görmektir. Çünkü o kişi, sahip olduğu bu duygu ve düşünceye, bu mantık ve felsefeye, bu anlayış ve tefekküre O’nun sayesinde, O’nun rehberliğinde ermiştir. O olmasaydı, dünyası da, ahireti de kapkaranlık bir zindan olacaktı. Bu sebepledir ki, insanın iradî ve kasti olarak her zaman Efendiler Efendisi’ni (aleyhi ekmelüttahâyâ) bir rehber ve muallim olarak tanıyıp önünde görmesi rıza ufku adına çok önemlidir.
Bazılarının seyr u sülûk-i ruhanide belli bir noktaya gelmeleri O’na karşı alâkayı arttırma vesilesi olurken, her şeyi mizan-ı şeriatla tartmayan bazıları için de –Allah korusun– şatahat ve laubaliliğe girme sebebi olabilmekte ve bu duruma düşenler kimi zaman “Benim nurum da O’nun nuru kadardır.” diyebilmektedirler. Hâlbuki O (sallallâhu aleyhi ve sellem), hem nur-u evvel, hem nur-u evsat, hem de nur-u âhirdir. Hiç kimsenin o nura ulaşabilmesi ve O’nun ihraz ettiği seviyeyi ihraz edebilmesi mümkün değildir.