Aslında farklı asırlarda farklı zatlar kendi dönemleri içinde yaşadıkları çağın ihtiyaç ve şartlarına göre çözüm arayışlarına girişmiş ve buna göre eserler ortaya koymuşlardır. Mesela bir İmam Gazzâlî Hazretleri döneminde, Grek felsefesinin İslâm dünyasının içine girmesi, İtizâl ve Cebriye düşüncelerinin yayılması, Karmatîlik ve Bâtınîlik’in ortaya çıkması gibi farklı farklı problemler yaşanmıştır. Hususiyle Grek felsefesinin bâtınî yönünün Müslümanlara şırınga edilmesiyle birlikte çokları onun tesirinde kalmıştır. Mesela Fârâbî ve bidayetteki mülâhazaları itibarıyla İbn Sina, temeli Sokrat’a dayanan, daha sonra da Eflatun ve Aristo’nun eserlerinin tercümesiyle bize gelen felsefî bir düşüncenin içine girmişlerdir. İşte İmam Gazzâlî Hazretleri, bulunduğu dönem itibarıyla yeniden Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun güzide ashabının (radıyallâhu anhüm) yolunu bulma cehd ü gayreti içine girmiş ve Allah’ın (celle celâluhu) izniyle de onu bulmuştur; bulmuş ve o dönem itibarıyla Grek felsefesinin dışında farklı bir yol ve yöntem tesis etmiş, İşrâkiye’ye farklı bir renk kazandırmıştır.
Aynı şekilde İmam Rabbânî Hazretleri de kendi döneminde ortaya çıkan problemlerle uğraşmıştır. Bildiğiniz gibi İmam Rabbânî Hazretleri’nin yaşadığı dönemde Hindistan’ın kaderine hâkim olan Ali Ekber Şah, günümüzdeki tarihselciler gibi, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’nın o dönem itibarıyla mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun yani özüne tatbik edilemeyeceği mülâhazasına kapılarak Sanskritçe gibi bir din teklif etmiştir. Yani biraz Yahudilikten, biraz Hristiyanlıktan, biraz Budizm’den, biraz Hinduizm’den, biraz da İslâm’dan bir şeyler alarak yeni bir din oluşumuna gitmek istemiştir. İşte böyle bir dönemde neş’et eden İmam Rabbânî, bu inhiraf ve sapık düşünceye karşı İslâm etrafında surlar oluşturarak tecdit ruhuyla bir kere daha İslâm dünyasının ruh âbidesini ikame etmiştir.