Cehalet sebebiyle değil miydi ki; dünyanın en verimli ovalarını, en bereketli obalarını ve yakuttan ırmaklarımızı değerlendiremeyerek, cennetlerden bir köşe, güzel vatanımızı viranelere çevirdik. Her tarafı “Bağ-ı İrem” ülkemizin sinesindeki çeşit çeşit hazinelerden habersiz yaşayarak, toprağımızı değerlendiremedik ve madenlerimizi işletemedik. Bundan daha kötüsü de kendi kendimize bir iş yapamayacağımız kanaatine gömülerek ümit ve irademizi yitirdik. Ve milletimizi, içten içe kemirip duran cehalet, en karanlık hâliyle bugüne kadar süregeldi.
Milletçe tam kurtulma ümidinin belirdiği, fen ve teknik düşüncenin gelişmeye başladığı bu yeni devrede, insanımız değişik bir cehalet girdabına kapıldı. Muasırlarımızın ilim ve teknolojisi karşısında, bir kısım dönen başlar, bulanan bakışlar, memleketi kurtarma düşüncesiyle, gönülleri inanç, dimağları ilim ve hikmetle, yurdun dört bir bucağını da sanat ve ticaretle mamur edip yükselteceklerine; millî düşünceyi çiğnemek, millî seciyeyi aşındırmak ve bütün bütün fazilet ve ahlâktan sıyrılmak suretiyle “çağdaş uygarlık düzeyi”ne çıkacaklarını zannederek, millî ruha en amansız darbeler indirdiler. Bir bakıma bu ikinci cehalet, ülkemiz ve insanımız için daha tahripkâr, daha tehlikeli oldu. Zira, birincisinin, ilim karşısında sönüp gitmesine mukabil; bu ikincisi ilim ve medeniyet adına her yere girebiliyor, her mahfilde “hüsnü kabul” görüyor ve her yerde alkışlanabiliyordu. İlki, memleketi baştanbaşa bir virane hâline getirerek, sadece baykuşları sevindirmişti. İkincisi ise, milletin topyekün faziletlerini, ruh necâbetini, fedakârlık hissini silip süpürdü ve kitleleri şaşkına çevirdi.