İçeriğe geç

Bütün bunlar oldu ve olacaktı da. Zira toplum, kendini yenileme kertesine gelmiş olmasına rağmen, ışıktan yoksun ve yol gösterici fikir adamından mahrum bulunuyordu. Garp, kendisini yenilerken, onun o günkü felsefî düşüncesini temsil eden “Descartes”ın, hür olmayan düşünceye düşünce nazarıyla bakmamasına karşılık; bizde tefekkür, çoktan sarılıp sarmalanıp bir kenara konmuştu. O devirde batılı düşünür, eşyâ ve hâdiselere nüfûzda, kâinat kitabına olan aşkından, Yaratıcı’ya giden yolları araştırırken; bizde inkılâp diye bin bir şenaatin kol gezdiği “Lâle Devri”, daha doğrusu milletçe çakırkeyf olma devri yaşanıyordu. Dünyanın bir kesiminin, “âyât-ı tekvîniyye”yi2 düşünce menşûrundan3 geçirerek kâinatları fethetmeye koyulmasına karşılık; beri tarafta bir girdap hâlini almış ve bütün değerlerimize meydan okuyan bir nefsanîlik ve ruh sefaleti nümayândı…

Ve işte böyle, hasımlarının, gulyabanîler gibi uyanıp üzerine saldırması ve dostlarının, “Bin Bir Gece Masalları” nevinden zevk ü safâ, hatta gaflet içinde bulunmasından, zavallı insanımız her gün biraz daha kendinden uzaklaşıyor; o güne kadar varlığının en büyük teminatı olan millî değerleri birer birer tarihe gömüyor ve ortadan kaldırıyordu. Zira artık, büyük başarıların, cihan hâkimiyetine ulaşmaların insan ruhuna estirdiği gurur ve kendini beğenmişliği Anadolu yakasında gömüp “payitaht”a öyle giren ve en büyük zaferini müteakip geceyi bir dehlizde geçirerek nefsini hırpalayan, halkın alkışları karşısında buram buram ter döken yiğitler yoktu görünürlerde… Onların yerini, bir kısım günübirlikçiler, sefil arzularının esiri toy ruhlar, başkaları için var olma zevkinden mahrum dermansız gönüller almıştı…

62