Mâbedlerde, sinelerin dilleri çözülür gibi olur ve onun ferahfeza hariminde herkes, güzeller güzeli Yüce Yaratıcı’ya seslenme seviyesine erer, seslenme zevkini duyar ve O’na karşı olan aşk ve muhabbetini gönüllerden taşan bir eda ile yerine getirirdi. Sanki mâbed her zaman, hep aynı ruhla imanın, ümidin müterâdifi sayılan aşk ve şevki söyler gibiydi. Evet, onda köpüren hüzünlerde bile, bir başka şevk, bir başka haz çağlamaktaydı. Oradaki hasret ve hicran iniltileri bir bakıma hekime “arz-ı hâl” ve yaraya neşter vurma mânâsına geldiği için dolaylı bir zevk ve lezzet demekti.
Bütün bir ömür boyu gönüllerimizde birikmiş rüyaların, arzuların, onun içinde tahakkuk edeceği ümidini kazandığımız ibadet, bütün dertlere devâ gibi olup da, ruhlarımızı şefkatle kucaklar ve düşüncelerimize saadet ümîdi salarak, inancın arka yüzündeki cennetleri gösterirdi. Nasıl olmasın ki, ibadetler içinde devamlı mırıldanan, sayıklanan, haykırılan şeyler, ruhların vuslat arzusu, ebediyet isteği, Allah’ı sevme ve Allah tarafından sevilme iştiyakıdır. İbâdet, bütün ihtiyaçları karşılamak için Allah tarafından gönderilmiş öyle semavî bir sofradır ki, o sofradan istifade etmesini bilenler, her gün birkaç defa istidat ve kabiliyetlerine göre O’nunla halvet olabilirler.
Zaviye ve zikirhaneler, gönüllerde uyuyan aşk ve şevk ateşini rüzgârlar gibi körükler, tutuşturur, kızıştırır; tepeden tırnağa bütün ruhları sarar ve herkesin iç dünyasında büyük yangınlar meydana getirirdi. Binlerce mahrum ve görgüsüz ruh bu âteşînî iklime girince kor kesilir, üzerindeki isi-pası atar, saykıllanır4 ve pırıl pırıl olurdu. Herkes derin bir aşk hummasına tutulmuş, derin bir hamâsetle şahlanmış gibi, beşerî kayıtların cidarlarını zorlar, cismaniyetin hudutlarından dışarıya çıkar ve namütenâhîliğe yelken açmışçasına sonsuzluğa, hudutsuzluğa doğru heyecanla çırpınırdı.
Dipnotlar
- 4 Saykıl: Cila.