Her akşam gurûbla, bu esrarlı ülkede, etrafı saran sihirli ışık güneşe ihtiyaç bırakmayacak kadar parlak, gür ve öteler buudluydu. Bu aydınlık dünyaya devam edenlerin çehrelerinde dalga dalga ışığın parıldadığını, gözlerinde hakikatin buğulandığını ve iklimlerinde tevhidin yankılandığını görüp duyanlar, bir daha da bu cennetâsâ âlemden ayrılmak istemezlerdi. Onların ruhları ve özleri, aramızda bulunsalar da, sonsuza ulaşmış gibi olur ve bizlere hep, yeryüzüne inmiş yıldızların kıymetlerini ifade ederlerdi.
Bin bir âh u vah hâlinde inleyen aşklar, sürekli cezbelerle coşan şevkler, yer yer çıldırtan vâridâtlar ve Cennet zevklerini unutturacak ruhanî hazlar gibi mânâları geliştiren, besleyen, büyüten, sonra da onları müştak ve hayran gönüllere duyuran bu iklim, bin bir güzellikleriyle âdeta, insanoğlu için en son erişilebilecek hudut gibiydi.
Evet, bu güzel dünyada ruhun mesire yerleri sayılan bu nurlu müesseseler, mantığın dar ve sıkıcı çemberinden kurtulup kendilerini mânânın feyyaz dünyalarına salan bahtiyarların, fizik ötesi âlemlere ilk adım attıkları menziller olduğu gibi, aynı zamanda cismanî hayatın ruhlarda hâsıl ettiği kör düğümlerin çözüldüğü, çeşit çeşit sertliklerin yumuşadığı ve yumuşatıldığı esrarlı bir iklimdi.
O günün şehirlerindeki hemen her konak, tıpkı bir mescit ve zaviye gibi, ruhanî yönü ağır, ötelerle münasebeti kavi ve vicdanın teneffüs edebileceği yerlerdi. Yine hemen her konakta, medresede ilme, irfana uyanmış, kışlada itaat ve inkıyada alışmış, zaviyede kaynaya kaynaya pişip olgunlaşmış bir veya birkaç insan bulunurdu. Yüksek burçlar gibi vakur ve heybetli, mabetler gibi derin ve göz kamaştırıcı bu insanlar, fert fert muhteşem bir millete mensup olmanın hakkını eda ediyor gibi, en kâmilane davranışlarla herkesi tesir altına alır ve halvetlerine erenleri âdeta büyülerlerdi.