Evet, gece, muzdarip ve çilekeşlerin, ızdıraplarını, içinde besteleyip, gönül mizmarıyla seslendirdikleri öylesine muhteşem, öylesine sırlı bir konservatuvardır ki, içinden yükselen sesler, bir solukta gök kubbeyi deler, ta ötelere geçer. Ama ne gariptir ki, gecenin örtüsüne bürünenlerin pek çoğu ne bu sesi duyar ne de etrafında olup bitenlerden bir şey anlar… Duyup anlamaz; zira, onların nazarları vefasız, niyetleri ölü, düşünceleri eğri, kanaatleri de çarpıktır.
Varlığı duyup hissetmek, ona ait güzel ses ve güzel manzaraların; gözleri, gönülleri doldurup ruhlarına nüfuz etmesine, eşyayı tanıyıp onunla bütünleşmeye, kalbin kadirşinas ölçüleriyle her şeyi kurcalamaya, daima uyanık ve duyarlı olmaya bağlıdır. Bu âşina ve duyarlı ruhlar, akan çaydan esen yele, yağan yağmurdan hışırdayan ağaç yapraklarına, gözlerin içine giren minik ışık hüzmelerinden semanın derinliklerindeki dev ışık kaynaklarına kadar her şeyi derin bir tecessüsle takip eder; varlığın ifade ettiği mânâları avlamaya çalışır; elde ettiği hakikatleri vicdanın aydınlık ikliminde değerlendirir, derken bu aydınlık yolda yeni yeni düşünce buudlarıyla yeni yeni dünyalara uyanır ve Cennet zevklerine denk hazlara ulaşırlar.
Bunların nazarında bütün varlık, mânâlarla, hislerle taşkın, söyleyen, anlatan, coşturan bir lisan olduğundan, gece olmuş, gündüz olmuş, karanlık olmuş, aydınlık olmuş fark etmez… Vâkıa, zâhiren bir güneş kaybetmiş sayılırlar; ama ona karşılık, ruhlarına açılan pencerelerden, kendilerine şefkatle tebessüm eden, ümitle göz kırpan milyonlarca yıldızla tanışma fırsatını bulmuşlardır.
Şimdi onlar, ufkunda güneşlerin kol gezdiği iklimlere doğru kanatlanmış giderken, yıldızlar arasında seyahat ediyor gibi ümitli ve neşeli; imanlarında duyup, hayallerinde canlandırdıkları cennetlerde geziyor gibi de tâli’lerine tebessüm ediyorlar.