Vaktiyle, sıhhatli, dinç ve her mânâsıyla gerilimli nesiller yetiştiren Orta Asya, bugün hırpalanmış ve sarsık insanları, unutturulmuş kültürü ve ezilmiş düşüncesi, lime lime olmuş millet şuuru ve ne yaptığını kestiremeyen devlet ve devletçikleriyle yürekler acısı bir manzara sergilemekte. Bir zamanlar o kolu bükülmeyen, bastığı yerleri tir tir titreten, kuvvetli, sağlam, cesaretli nesillerin yerini şimdilerde, yılların kâbus ve korkulu rüyalarıyla sindirilmiş, büyük ölçüde mücadele azmi kırılmış, farklı düşüncelerle birbirine düşürülmüş, çok defa huysuz ve birbiriyle kavgalı, kendi dindaş ve soydaşlarıyla diyaloğa kapalı tuhaf bir mizacı temsil eden yığınlar aldı. Bu yüzden de, gözlerimizi kamaştıran ve düşmanlarımızın iştihalarını kabartan yeraltı, yer üstü zenginlikleri, geniş ova ve obalarıyla bu koskoca ülke kendi insanına karşı cimri, gayri münbit, vefasız ve âdeta bir çöl, bir çalılık…
Şimdi bütün bunları görüp de, bu mağdur ve mazlum dünyanın imdadına koşmayan bizim okur-yazarlarımız, vicdan sahibi mütefekkirlerimiz, hayır kurumu ve hayır cemiyetlerimiz, vakıflarımız, hatta siyasi partiler, devlet ve devlet kurumları, yarın tarih huzurunda bu lâkaydîliklerini nasıl izah edecek ve gelecek nesillerin ittiham ve tel’inlerine ne cevap verecekler..? Ülke ve insanımızla çok derin tarihî bağları bulunan bu mazlum dünyanın asırlık ızdıraplarını dindirmek, üst üste sinesine saplanan hançerleri çıkarıp yaralarını sarmak en evvel bize düşmez miydi..? Gözümüzün önünde cereyan eden bunca trajediyi görmezlikten gelemez; görüp anlayamadık, diyemeyiz! Bunca hâdise, bunca facia ve bunca mezalimi görmemek için sağır, kör ve kalbsiz olmak iktiza eder. Görüp duyuyorsak, “Adam sende!” diyemeyiz. Diyorsak, aman Allahım! Bu ne büyük gaflet, ne derin uykudur ki, İsrafil’in sûru gibi tarrakalar dahi uyarmıyor…?