İçeriğe geç

Günde birkaç defa semtine uğradığımız veya çevresinden geçtiğimiz, geçerken de durup doya doya seyrettiğimiz mâbed, yukarılara el açmış yalvaran yakarış insanları gibi umumî edası, sekineye ermiş başı yerde, huşû soluklayan âbidler görünümündeki revakları, hiç durmadan sürekli günahlarına ağlayan muhasebe erleri endamındaki şadırvanları ve her zaman konup göçmeyi, inleyip pervaz etmeyi canlandıran kuşları ve kuşçuklarıyla, bizim için o kadar derin mânâlar ifade eder ve öylesine muhtevalı şeyler anlatır ki, onun bize anlattığı bu şeylerin çok azını bile, en büyük bir filozof ve eşyanın perde arkası sırlarına açık bir hakimden duyamayız.

Mâbeddeki bu güzellik ve mânânın, gözleri, gönülleri dolduran ve doyuran bir mûsıkî gibi ruhlarımıza nasıl nüfûz ettiğini anlamak için imana uyanmış olmak ve mâbedin kendine has şivesine de âşina bulunmak şarttır. Böyle olduğu takdirdedir ki, bu kutlu bina insana o kadar işler, o kadar tesir eder ki, ruhlarımız onun havasının, ikliminin, mânâsının sesi soluğu hâline gelir ve bu güzellik, muhteva, mânâ âbidesinin bağlı bulunduğu altın silsileden hangi halka ile karşılaşsa hep aynı şeyleri mırıldanır.

Mâbedler, en dâhiyane ellerden çıkmış resimler gibi öyle hislerle, mânâlarla taşkın mübarek mekânlardır ki, insan muhtevalarıyla onları seyredebilse kendini bir rüya ve hülya ülkesinin büyülü koridorlarında tenezzühe hazırlanıyormuş gibi görür ve üç kadem ötede ebedî vuslata erecekmişçesine adımlarını atar ve hep “şeb-i arûs” düşüncesiyle gezer-dolaşır, oturur-kalkar…

Mâbed, her yanıyla, ruhumuzun alışık olduğu bir nesneymiş gibi, bizim için her zaman hisli, içli, yumuşak ve mûnis olmuştur. Onun hariminde her defasında ayrı ayrı şeyler duymuş, ayrı ayrı şeyler hissetmiş ve ibadetlerimizle, zikr u fikrimizle bunları dile getirmeye çalışmışızdır.

69