Mâbedlerin hayat ve mâneviyat tüten iklimlerinde, bütün göklerin ve gökler ötesi ışık âlemlerin derinlik ve parıltıları ışıldar durur. Evet, oralarda, göklerden yeryüzüne inmiş gibi durmadan parıldayan.. ve şerefelerin çevresindeki kandillere, minareler arasındaki mahyalara ve caminin içindeki avizelere çarparak gelip gönüllerimize akan, aktıkça da hislerimize daha bir derinlik kazandıran bütün bir ukba âleminin cümbüşü mevcuttur.. ve bu mâbedde, arzuları gökyüzündeki yıldızlar kadar çok, ışığa uyanmış gönüllere öteden hep nurlar yağar…
Bütün muhteva ve mânâsı, imandan, düşünceden, duygudan, histen ve şiirden yoğrulmuş bu dünyada, insan, murakabe gibi engin sükûtlardan, kulaklara Cennet çağıltıları gibi gelip ulaşan seslerden, gözlere çarpıp duygulara akan ışıklardan buğu buğu ruhları saran mânâlara kadar her şeyde gece-gündüz devam eden, yaz-kış sürüp giden bir hülya lezzeti duyar.
Evet, ülkenin karanlıklara gömülüp gittiği dönemlerde bile mâbed o kendine has edası, o sırlı şivesi ve o lahut endamlı üslûbuyla hep kendi şiirini söylemeye devam etmişti. Herkes ve her şey daldığı uykulara daladursun, karanlıkların yine karanlıklarla boğuştuğu o dönemde mâbed, Ak Çağın hususiyetlerine bürünerek, en engin hisler ve en beliğ ifadelerle en derin mânâları seslendirmişti.
Mâbed, sesi-sükûtu, gölgesi-ışığı, maddesi ve mânâsıyla şimdiye kadar sessiz sessiz sinelerimize boşalttığı ilhamlarını bundan sonra da boşaltmaya devam edecek.. ve öyle inanıyoruz ki, bütün samimi gönüllere sinmiş bu ruh, bu şiir ve bu mânâ, ömürlerimizin ufûlüne kadar da kendine has renkleri ve ışıklarıyla yenilenip duracaktır.