Çeyrek asırdan beri bizim neslimiz, her yerde bu zafer esintileri altında tabiatperestliğin; dolayısıyla da ilmî maddeciliğin iflas ve hezimetini müşâhede ede ede, bunca zamandır ruhun, ruhaniyatın, metafiziğin, psikolojinin yerine ikame edilmek istenen o azgın akılcılık, o her şey olma iddiasındaki ilimcilik, kendi sahalarındaki yeni tespit ve yeni tecrübelerin ağına alınarak iddiaları sınırlandırıldı ve ağızlarına da fermuar vuruldu.
Ne var ki, çağlar boyu, belli bir dünya tarafından hep hüsnükabul görmüş ve âdeta bir ilâh gibi alkışlanmış bu şımarık ilimcilik, bu aptalca akılcılık, “nefs-i emmâre”den kurtulmuş ruhlarda, âsâb, hassasiyet ve damar gibi mekanizmalar, nefsin firavunluğuna vekalet ettikleri gibi, bunlar da teknik ve teknolojinin kefaleti altında daha bir süre mevhum rububiyetlerini devam ettireceğe benzerler. Ama bu, kat’iyen uzun sürmeyecektir; zira, bugün artık yüz elli yaşına ulaşmış batı kültürü ve batı medeniyetinin, kendi kendine verdiği mânâ bütünüyle değişmeye yüz tutmuştur. 19. asrın yarısından itibaren başlayıp düşe kalka bugünlere kadar gelip ulaşan ve bir kısım müstağriplerce hakikat ölçüsü sayılan nesnelerin çoğu şimdilerde, itibarlarını yitirmiş, gözden düşmüş ve yerlerini birer birer başka değerlere bırakmaya başlamışlardır.
Günümüzde sadece İslâm dünyasındaki düşünürler değil, batının cins kafaları da Allah’a ve dine yöneliyor ve bu yönelişi de insan olmanın ve salim düşünmenin gereği sayıyorlar. Bugün şairlerin ve ruhçu filozofların yanında, tabiat âlimleri, hatta materyalistler ve bir kısım eski Marksistler bile, sürekli fizik ötesi arayışlarıyla yeni bir bakış zaviyesi peşindeler.