Aslında böyle bir mülâhaza ile maddeyi, kuvveti, ekonomiyi hafife aldığımız zannedilmemelidir. Ama eğer, bugün insanlık ciddî bir huzursuzluk içinde ise, nesiller her gün biraz daha kargaşaya kayıyor ve ırz çiğneniyor, namus pâyimal olup gidiyor ve herkes birbirini ısırıyorsa, siz bütün bu olumsuzlukları ve bu korkunç boşlukları, madde ile ve onun vaad ettiği refahla kat’iyen dolduramazsınız. Zaten onca gayrete rağmen doldurup “toplumsal” barış ve güven adına bir şey yapılamadığı da meydanda. Ama acıdır, belli bir süreden beri biz, dünyevî mülâhazaları ve maddî refah unsurlarını her şeyin önüne çıkararak, tıpkı materyalistler gibi, hatta daha da ileri giderek, maddeyi hayatın –olmazsa olmaz– esası gibi görmeye başladık.. mâneviyatımıza musallat olan hurafelerden sıyrılmaya çalışırken –elbette ki böyle bir gayreti her zaman alkışlarız– gidip materyalizm hurafelerine saplandık ve kendi kültür mirasımızın önemli bir bölümünü bütün bütün inkâr ettik. Dahası, zamanla kendi millî çizgimizden tamamen saparak, temel dinamiklerimiz açısından da kendimizi değişik krizlerin ağında bulduk; sürekli yeni krizler doğuran bir krizler ağında. Ve bir daha da –dengemizi bulup– bu fasit daireden sıyrılamadık. Öyle ki; maddenin o katı, sıkıcı ve bunaltan dar çemberinden kurtulalım derken, ya ifratlara girerek eşyayı, tabiatı, hatta bütün fizikî mülâhazaları kaldırıp bir kenara attık ve kendimizi tuhaf bir mistisizme saldık. Ya da maddenin yerini, lüzumunu ve kendi çerçevesinde önemini vurgulayalım derken, gidip gırtlağımıza kadar maddeciliğe ve tabiatperestliğe gömüldük. Belki ruhçulukla gelen bir kısım hurafelerden kurtulduk; ama bu defa da ya tam bir materyalizm üstûresine ya da natüralizm putuna takıldık; yani, cinden kaçarken şeytanın ağına düştük.