Geçmişin bir bölümünde milletimizin, değişik baskılar altında gelişme fırsatını bulamayan duyguları, düşünceleri, hayatı yorumlamaları, ebediyet mülâhazaları, kendine has o ledünnî derinliği ile mevsimi gelince yeniden yeşerecek, tomurcuklar gibi açacak ve dünyanın herhangi bir yerinde bulunmayan meyveleriyle herkese gerçek hayatın letafet ve nefasetini sunacaklardır. Evet, mevsimi gelince, herkes, var olmanın, yaşamanın, hayatı mârifet ufkunda sürdürerek Allah’la münasebetin; O’nu bilip yürekten sevmenin ve ruhanî hazlar zemzemesi içinde bütün acıların, ızdırapların, yeislerin ve inkisarların hakkından gelebilecek ve o parlak kaderini tevekkül ve teslimiyetle düşüne düşüne, içinde ömür sürdürdüğü, ahirete göre dar bir koridor sayılan dünyayı, Cennet yamaçlarında seyahat ediyor gibi duyacaktır.
Evet, inanan sineler ve kendi derinliklerini sezebilen ruhlar, karşılaştıkları herkese, temâşâ ettikleri her manzaraya candan birer dost rikkatiyle eğilecek ve böyle bir beraberliğin neşidelerini mırıldanacaklardır.. mırıldanacak ve dolaştıkları her yerde, varlığın perde arkasından ruhlarına akan mânâları duyarak: “Öyle bilmezdim kendimi/O ben miyim ya ben O mu?/Âşıkların budur demi.” (Gedâî) diyecek ve duygularının şiirler gibi nizamîleştiğini, düşünmelerinin ruhanî lezzetlere inkılap ederek onun bütün benliğini sardığını duyacak.. ve her biri âdeta bir bayram arefesi o hisli, o sıcak ve o yumuşak günlerin, o zengin ve dupduru gecelerin, her şeyi neşeye, sevince çeviren atmosferinde hemen herkes: “Olandan daha câzibi ve daha enfesi yok!” mülâhazasıyla, sürekli hayretten hayranlığa gelip gidecek ve bir tığ gibi kendi kaderinin dantelasını örecektir.