İçeriğe geç

Böyle kahreden bir durum, fertler için olduğu kadar aynıyla toplumlar için de söz konusudur; evet, fertler gibi toplumlar da birer rüşeym şeklinde doğar, gelişir, olgunlaşır, hatta bazen ebediyet gamzediyor gibi bir hâl alır ve “müşârun bi’l-benân” olurlar. Bazen de mebde’deki hayatî dinamikler aynıyla değerlendirilemez, özden uzaklaşmalar başlar, kendi olarak kalmanın yanında yenilenme vetiresi işletilemezse her şey künde künde üstüne devrilir; ne renk kalır ne de desen, hisler-heyecanlar söner, her yanda hazan çağlamaya başlar ve bir muhalif rüzgârla da bütün bütün yıkılır gider. Aksine, böyle bir toplum, konumunun farkında olur, durduğu yerde sağlam durur, kendi hayatî dinamikleriyle münasebetlerini korur ve sürekli kendini yenileyebilirse, tabir-i diğerle yırtılan, çatlayan ve kırılan yerlerini vaktinde tamir ederek mukadder gibi görünen çözülmelerinin önünü alabilirse, bir ilâhî atâ olarak ömrünü uzatabilir ve yaşadığı süreyi hep bir gençlik neşvesi içinde geçirebilir.

Aslında İslâm, müntesiplerine öylesine tazelerden taze bir ruh ve öylesine engin bir yaşama neşesi bahşetmiştir ki, bu ruhun farkında olanların ve bu neşeyi duyanların öyle kolay kolay devrilip gitmeleri söz konusu değildir. Bir mü’min için iman bütün güçlerin üstünde ilâhî bir güç kaynağı, İslâmiyet insanî aşkınlığın son durağı, Hak rızası da bu sönmeyen neşenin ve bu renk atmayan canlılığın paha biçilmez armağanıdır.. ve bu donanım ve desteklerle bir mü’minin hazana yenik düşmesi, bir sürprize kurban gitmesi –Allah’ın inayetiyle– çok uzak bir ihtimaldir…

93