Tarihimizde şanlı ve parlak dönemlerimiz çoktur. Ama bir dönem vardır ki, bu dönemde bütün İslâm âlemindeki devletlerin, ilmî, idarî ve adlî makamlarında Kur’ân hafızı idareciler, hâkimler ve kadılar olmuştur. Ama, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, bu kimseler okudukları ilimlerin özünü kavrayamadıklarından hem tekvînî emirlerde hem de teşrîi konularda mukallit durumunda idiler; istinbat ve ihtira güçleri yoktu. Yarım yamalak bildiklerinde bağnaz bu insanlar, gün geldi –maalesef– dinin tecviz etmediği usûl ve esaslar karşısında sessiz kalarak günahlarını devam ettirdiler.. ve tabiî İslâm’ın kendilerine yüklemiş olduğu şeref ve haysiyeti de koruyamadılar. Vicdanlarımızda belki ürperti hâsıl edecek ama, üzülerek ifade etmeliyim ki, bunlar önceleri de sonraları da milletin haysiyetiyle, şerefiyle, diniyle oynadılar. Bunların edindikleri ilim, vicdanlarına yerleşmemiş ve gönüllerinde iz’an hâline gelmemişti. A’râf sûresinin 178. âyetindeki, “Kimleri de saptırırsa, işte asıl hüsrana uğrayanlar onlardır.”5 âyetiyle alâkalı Hafız Ebû Ya’lâ’nın Huzeyfe b. el-Yemân’dan (radıyallâhu anh) rivayet etmiş olduğu bir hadis-i şerifte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Sizin için korktuğum şeylerden biri de şudur ki; bir kişi Kur’ân-ı Kerim’i o kadar okur ki, artık Kur’ân’ın o göz kamaştırıcılığı onun bütün tavırlarına yansır. İslâm, onun için bir elbise olur. Allah’ın dilediği süreye kadar o elbiseye bürünür, sonra birdenbire o elbiseden –hafizanallah– sıyrılır ve onu elinin tersiyle âdeta bir kenara iter. Kardeşinin üzerine elinde kılıçla yürür ve onu şirk ile itham eder.”
Hz. Huzeyfe (radıyallâhu anh): Ey Allah’ın Resûlü, şirk ile itham edilen mi, yoksa itham eden mi şirke daha yakındır, diye sorduğunda Allah Resûlü:“İtham eden”, buyurmuştur.6
Dipnotlar
- 5 A’râf sûresi, 7/178.
- 6 İbn Hibbân, es-Sahîh 1/282; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân 2/266 (Ebû Ya’lâ’dan naklen).