Esasen sevmek de aşk da O’nun ayrı bir mevhibesi ve ayrı bir armağanıdır. Bundan dolayıdır ki bir Hak dostu, emsâline tercüman olarak: “Ben Allah’ı bildiğimi, sevdiğimi, hep O’nu talep edip rızasına koştuğumu sanıyordum. Neden sonra, O’nun beni anmasının, sevmesinin, dilemesinin, o mevzudaki benim istek, talep ve yâd edilmemin önünde olduğunu gördüm.” der.
Hz. Cüneyd ise bu mülâhazaya şöyle bir ses katar: “Ben Allah’ı yine Allah’la bildim; mâsivânın (Allah’tan gayrı her şey) mahiyetini de O’nunla tanıdım.” veya “Resûlünün mesajlarıyla öğrendim.” Evet, O, değişik tecellî dalga boyundaki vahy ü ilhamlarıyla Zât’ını nasıl tavsif etmişse işte öyle bir Mevsuf-u Müteâl ve ne çeşit esmâ ile isimlendirmişse öyle de bir Müsemmâ-i Akdes’tir. Ne Zât’ı diğer zevâta benzer ne de sıfatları başka sıfatlara; O, öyle bir Evvel’dir ki, yoktur daha evveli; öyle bir Âhir’dir ki, duyurur vicdanlara hep lâyezâli…
Hak dostları, O’na ait esrara, âfâk ve enfüs âlemlerindeki tecellî-i ef’âlden tecellî-i esmâya, ondan tecellî-i sıfâta, ondan da tecellî-i Zât’a yürümüş; elde ettikleri mazhariyet ve gördükleri teveccühler sayesinde gaybî seyr ü seyahatlerini minvechin şuhûdla taçlandırmış; yer yer tecellî-i Zât aşk u iştiyakıyla çırpınıp durmuş; yol boyu kâh hâl-i pür-melâllerine âh edip inlemiş, kâh vuslat ve üns esintileriyle şâd ü hürrem olmuş, hep Allah ism-i şerifiyle nefes alıp vermişlerdir. Hakk’a karşı hicap hissiyle, nefislerini sorgulayarak O’nun eşiğine yüz sürüp “hiç” olduklarını haykırarak ve bu yolda ölüp ölüp dirilerek nefes alıp vermişlerdir. Bir mest-i temâşâ bu hususları ne hoş seslendirir: