İçeriğe geç

O’nun isimleri, diğer varlıklara verildiğinde bu müsemmânın hususiyetine göre anlaşılan mânâ, mikyas ve çerçevesiyle değil, o müteâl Zât’ın münezzehiyeti, mukaddesiyeti esasına göre ele alınarak yorumlanmalı ve tenzih esprisine bağlı kalınmalıdır: Meselâ, muhâdaa, keyd, mekr, istihza, hizy ve emsali kelimeler mutlaka ulûhiyet hakikatine ve şe’n-i rubûbiyete uygun birer tevil ve üslûpla ifade edilmelidir. Zira, isimlere saygı ve onlarda tenzih ve takdis üslûbuna riayet, Müsemmâ-i Akdes’e tazim ve O’na hürmetin ifadesidir. Hatta bazılarına göre sadece esmâ-i ilâhiye değil, onların tecellî alanı, merâyâ ve mecâlîsi olan ef’âl-i ilâhiye ve mahlukat-ı rabbaniye dahi –Cenâb-ı Hak kendini onlarla bildirmesi itibarıyla O’na delâlet, şehadet ve işaretleri açısından– ayıp, kusur ve eksiklik gibi mülâhazalardan mukaddes ve müberra addedilmişlerdir. Onlar bu mülâhazalarıyla, ef’âl-i ilâhiyeyi takdir, esmâ-i hüsnâyı tenzih ve Zât-ı Akdes’i tazim gibi önemli bir hususa işaret etmek istemişlerdir; evet her şey, kendi varlık ufku itibarıyla ve mahlûkiyet mertebesi açısından:

عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌوَكُلٌّ إِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُش۪يرُ11

fehvâsınca, farklı beyan, farklı şive ve farklı ifadelerle hep O’nu dillendirmektedir. İnsan bir kere varlığa vicdan mekanizmasıyla bakabilse ve azıcık hâdiselerin diline kulak verse, canlı-cansız her şeyde –Hoca Tahsin’in de Türkçe bir manzumesinde ifade ettiği gibi–:

تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَإِنَّهَامِنَ الْمَلَإِ الْأَعْلٰى إِلَيْكَ رَسَائِلُ12

sözlerinin nümâyân olduğunu görecektir. Nasıl olmasın ki, bir mânâda O’nun Zât’ı o sutûr-u kâinatla ilan edilmekte; O’nun ilmi, hayatı, kudreti ve iradesi onlarla seslendirilmekte; esmâ-i sübhaniyesinin değişik tecellî dalga boyundaki farklılıkları onlarla ortaya çıkmakta ve her şey onlardaki nizam, intizam, âhenk ve sanatın ince nakışlarıyla bize iç içe şölenler yaşatmaktadır.

154