İçeriğe geç

Bir kısım sofilerce ehadiyet-i zâtiye –bu bir tevcihe göre– esmâ ve sıfât-ı sübhaniyenin zılliyetini gerektirir; vâhidiyet ise –burada da farklı bir tevcih söz konusu– esmâ-yı sübhaniyenin zuhûruyla âlemin fenâsını işaretler; rubûbiyet-i Hakk’a gelince o, ef’âl ve âsârın bekasına bakar; ulûhiyet-i sübhaniye ise âlemin fâni olduğuna imada bulunur; kayyûmiyet-i zâtiyeye gelince o, her zaman âbid ve Mâbud münasebetine, fâil ve fiil hususiyetine, kaim ve mutekavvim alâkasına nâzırdır.. evet Hak, kendi zâtıyla kaim olduğu gibi, yaratıkların da hem vücud hem de bizzât ve bi’l-kuvve ubûdiyetlerinin de kayyûmu ve mukavvimidir. Bu son hususu daha farklı bir şekilde şöyle de ifade edebiliriz: Ehadiyet tecellîsi bahis mevzuu olduğunda artık ne isim ne de sıfat duyulup hissedilebilir; vâhidiyet hakikati söz konusu olduğunda ise, onun şuâât-ı Vechiyle her şey rengiyle, deseniyle görünmez hâle gelir; rubûbiyet tecellîsi bahis konusu olduğunda, halk gerçeği de kendini gösterir ve her nesne, her şey hâl diliyle حَقَائِقُ الْأَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ4 hakikatini mırıldanır; ulûhiyet tecellîsi âfâk ve enfüsü sarınca, her yan Hak şuââtıyla parlamaya başlar ve halk sadece sûretten ibaret kalır; kayyûmiyetin o muhît tecellîsi duyulup hissedildiğinde ise, kayyûm ve mukavvimin zıllinde ve ism-i Zâhir’in gölgesinde her ses O’ndan bir nağme ve her nesne O’ndan bir nâme şeklinde kendini gösterir.

186