Bu itibarladır ki, müntehî bir vâsıl, kayyûmiyet-i münezzeheden başka hiçbir şey duyup hissetmez –bazılarına göre müşâhede etmez– ve hep O’nu heceler durur. Oturur-kalkar لَا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ hakikatiyle soluklanır; varlık ve hâdiselerle değil, O’nunla varlığı okuyarak eşya ve şuûnu değerlendirir; O’nunla her nesnenin gerçek yüzünü ve her hâdisenin arka planını görmeye çalışır; daha doğrusu göreceklerini O’nunla görür; duyduklarını/duyacaklarını O’nunla duyar; tuttuğunu O’nunla tutar; varacağı noktaya O’nunla varır ve bulunması gerekli olan yere de ancak O’nunla ulaşır…
Hâsılı; vâsıl, eşya ve hâdiselerle O’nu bilmenin çok çok ötesinde شَهِدَ اللّٰهُ أَنَّهُ لَٓا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ…5 deyip O’na yine O’nun şehadetiyle bakar/bakmaya çalışır; böylece delillerin darlığından sıyrılarak, iç müşâhedelerini Mevcûd-u Mutlak ve Medlûl-ü Mutlak’a bağlayarak, en geniş dairede hatta daireler üstü dairesizlikte o yücelerden yüce kayyûmiyet ihsas ve ihtisaslarına ulaşır. Burada, Bediüzzaman Hazretleri’nin Otuzuncu Lem’a’daki kayyûmiyet mülâhazalarından da bir-iki cümlecikle söz etmeden geçemeyeceğim. O, bu risalede bir kısım esmâ-i ilâhiyeyi farklı bir zâviyeden ele aldığı gibi, kayyûmiyet hakikati üzerinde de durur ve oldukça farklı şeyler söyleme sadedinde şu önemli hususlara dikkatleri çeker:
Dipnotlar
- 5“Allah’tan başka ilâh bulunmadığına şahit bizzat Allah’tır…” (Âl-i İmrân sûresi, 3/18)