İçeriğe geç

Tebettül yolculuğu, zaruret dışı cismânî ve bedenî zevk u lezzetleri terk ederek ciddî bir azim ve irade ile maâlîye müteveccih olmakla başlar. Huzûzât-ı nefsâniyeye karşı tavır almak, nefs-i emmâreyi gemleyip daha baştan onun muhtemel arzularının önünde “sedd-i zerâyî” nev’inden setler oluşturmak ve bu konuda mütemâdî bir teyakkuz içinde bulunmak bu yolculuğun başlangıcıyla alâkalı önemli hususlardan sayılmıştır. Mehâfet, mehâbet ve recâ hisleriyle sürekli Hakk’ı hecelemek; hayatın saniye, dakika ve saatlerini O’na müteveccih bulunmakla derinleştirmek, derinleştirip birleri bin etmek; iman-ı kâmil, teslim-i hakikî, tevekkül-ü tâmm ve tefvîz-i etemm güzergâhından geçerek “Hasbî!” deyip O’nunla yetinmek; “üns billâh” rüyalarıyla hülyalarını süslemek; zevkî ve hâlî isneyniyeti aşarak bütün bütün bahr-i tevhîde gark olmak; dahası, maddiyat itibarıyla bir “mahv”, bir “tams” ve “mahk” yaşamaktır ki, işte bu son keyfiyet üstü keyfiyet de tebettülün zirvesi sayılmıştır. Kümmelîne mahsus böyle bir tebettülle melekûtî şâhikalara yükselen “fenâ fillâh” eri, gayrı, esbâbın bir perdeden ibaret olduğunu görür; hicaplardan sıyrılmış olmanın enginliğine ulaşır; esbab dairesinde yapma mecburiyetinde olduğu hususları azimet ufkundan ruhsatlar zeminine inme telâkkî eder; eder ve bir mânâda onlara riayeti, Sahibinin hatırına ruhsata vesile sayar, sayar da mâl-menâl, evlad ü ıyâl, makam u imkân… gibi değişik hususları bir anlamda içtihad hatası türünden değerlendirir, değerlendirir zira o artık bir mest ü mahmûrdur. Ayrıca, elinden geldiğince ism-i Zâhir’in mezâhiri sayılan a’râz u cevâhirden, ism-i Bâtın’ın mecâlîsi kabul edilen ötelere ait şeylerden de alâkasını keserek her türlü bedel ve beklentiye karşı kapalı kalma insiyakı içinde bulunur. İşte bu ölçüdeki bir sır kahramanı –ona hafâ eri de diyebiliriz– değil maddî makam-mansıp, şan ü şeref ve şöhret ü ikbal hissi, mânevî makamları, keşf ü kerametleri ve zevk-i ruhanileri dahi çok rahatlıkla elinin tersiyle iter ve:

197