İçeriğe geç

Hakk’ın mükerrem ibâdı haslara gelince, onlar daha dünyadayken kendi uzaklıklarını aşar, kalb ve ruhun temâşâ ufkundan –bu da herkesin Hak katındaki seviyesine göre gerçekleşir– وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ“Biz ona şah damarından daha yakınız.”2 hakikatini, iman, iz’an ve mârifetlerinin vüs’ati ölçüsünde duyuyor ve görüyor gibi olur ve iç ihtisaslarıyla “maiyyet” soluklamaya başlarlar.

Bunların bir kadem daha önünde bulunan özel mevhibe ve teveccüh kahramanları ise çok defa “latîfe-i rabbaniye” ufkundan ve sırrın sırlı menfezlerinden “bî kem u keyf” ve “bilâzaman”, “bilâmekân” zevken öyle şeyler müşâhede ederler ki, ne göz görmüş ne kulak işitmiş ne de bir başkası tarafından tasavvur edilebilmiştir. Bunlara لَوْ كُشِفَ الْغِطَاءُ مَا ازْدَدْتُ يَقِينًا“Aradaki perdeler kalksa yakînim ziyadeleşmez.”3 kahramanları diyebiliriz.

Bunlar, seyr u sülûkla o mertebe-i kusvâya ulaşmışlarsa, seyirleri “seyr fillâh” şâhikasında, peykler gibi döner dururlar envâr u esrar-ı Hak etrafında.. ve daha bir derinleşirler her hamlede, her sıçrayışta.. evet, vuslat gerçekleşse de sonu gelmez Sonsuz’a seyahatin. Onlar her zaman “ilme’l-yakîn”ler üstü temâşâ peşindedirler; “ayne’l-yakîn”ler ötesi mükâşefeden mükâşefeye koşarlar ve “hakka’l-yakîn”e aralanan kapılardan ruh dünyalarına akseden tecellîlerle her an ayrı bir sermestî yaşarlar.

13