İslâm’da peygamberlikten sonra en yüce makam olarak sıddıkiyet makamı gösterilmiştir. Nitekim, وَمَنْ يُـطِـعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَۚ وَحَسُنَ اُو۬لٰٓئِكَ رَف۪يقاًۜ“Kim Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederse, işte onlar, Allah’ın büyük lütuflarına mazhar olan peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştırlar!”71 âyet-i kerimesinde de peygamberlerden hemen sonra sıddıklara yer verilmiştir.
Dolayısıyla bu makam, ihsan makamının da, aşk makamının da, marifet makamının da çok üstündedir. Çünkü o, bağlanması gereken yere kayıtsız şartsız bağlanmanın ve çok hayatî gördüğü şeyleri bile bu uğurda feda edecek kadar hasbi olmanın unvanıdır. Bu makamı temsil eden bir kimse, aklının alıp almadığına, kendisine sağlayacağı fayda ve maslahatlara bakmadan Cenâb-ı Hakk’ın bütün emir ve takdirlerini öpüp başına koyar. Sürekli İbrahim Hakkı gibi;
der. Esasında Tefvizname’nin tamamına bir sıdkname gözüyle bakılabilir.
Kur’ân-ı Kerim’in değişik âyet-i kerimelerinde “müdhale sıdk”, “muhrace sıdk”, “lisan-ı sıdk”, “kadem-i sıdk”, “mak’ad-i sıdk” gibi ifadelerle sürekli sıdk üzerinde durulmuştur. Demek ki ucu ukbaya uzanan bu dünya yolculuğunda bir mü’minin en büyük azığı doğruluk olmalıdır. O, bir işin içine girerken, işin içinden çıkarken, otururken, kalkarken, konuşurken hep doğruluğun temsilcisi olmalıdır. Onun uğradığı her yerde sadakat renkleri tüllenmeli, ayrıldığında da arkada olumsuz hiçbir düşünce kalmamalıdır. Her bir adımını hem doğrulukla hem de doğruluğa doğru atmalıdır.