Aynı kuralı Allah’la münasebetlerimiz açısından da düşünebiliriz. Herkesin kendi kâmet-i kıymetine ve kulluktaki derinliğine göre Allah’a yakınlığı söz konusudur. Bir insan, kulluk yolunda katlandığı sıkıntılar ölçüsünde Allah’a yaklaşır, Allah’a yaklaştıkça mazhar olacağı nimetler artar ve tabiî ki bu ölçüde insanın sorumluluğu da fazlalaşır. Kapının önünde duranla koridorda tutulan, salona alınanla harem odasına giren kimse aynı olmaz. Kapının önünde duran, durduğu yerin âdâbına riayet etmediği takdirde en fazla, bulunduğu yerden sokağa atılır. Harem odasına kabul edilen ise şayet konumunun hakkını vermez, mazhar olduğu iltifatlara karşı kadirşinas davranmazsa (iltifatların değerini bilmezse), Everest tepesinden Lût gölünün dibine düşer.
Meseleye şöyle farklı bir misalle yaklaşabiliriz: Allah, bazı kimseleri irşat ve tebliğ vazifesiyle serfirâz kılar veya onları, kitleleri yönlendiren önder ve liderler yapar. Bu durumda onlara düşen vazife, sahip oldukları itibar ve krediyi, imkân ve fırsatları çok iyi değerlendirerek insanları doğru yola sevk etmektir. Fakat onlar bunu yapmayıp arkalarından yürüyen kalabalıkları yanıltır ve saptırırlarsa, konumlarının hakkını vermedikleri ve hatta bunu istismar ettikleri için üstlenecekleri günah yükü de çok ağır olur.