İçeriğe geç

Meselenin bize bakan yönüne gelince: Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi ufku seviyesinden yaşadığı muvakkat bir sıkıntı ve müdayakadan sonra inşirah-ı sadra nail olmuştu. Bizler de maruz kaldığımız değişik sıkıntı, hafakan, kırgınlık hatta köpürme ve taşkınlıklarımızda –ki bütün bu zaaf ve boşluklar bizim için söz konusudur, mezkûr hâllerin İnsanlığın İftihar Tablosu hakkında kesinlikle düşünülemeyeceğini biraz önce ifade etmiştik– bir uzaklaşma ve kopukluk yaşayabiliriz. Mânevî hayatımızda bir inkıta olabilir, iç âlemimiz ışıksız, karanlık bir atmosfere bürünebilir. İşte böyle bir zamanda, Allah’ın lütf u inayetiyle eğer hâlâ çizgimizi koruyabiliyor ve dönüp tekrar Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunabiliyorsak, zılliyet planında biz de inşirah-ı sadra mazhar olabiliriz. Allah (celle celâluhu) bizim sadrımıza da inşirah verir, kalbimizi açar, gönlümüzü coşturur ve bizi yeniden şahlandırır. Hani, vasıta sahiplerinin kullandıkları benzini bitirip tükettikten sonra bir istasyona yanaşıp depolarını yeniden benzinle doldurdukları gibi, Cenâb-ı Hak da enerjileri bitip tükenen hakikat yolcularının vasıtalarını semavî bir enerji ile yeniden doldurur. Dolayısıyla rahatlıkla diyebiliriz ki, asliyet planında Efendiler Efendisi (aleyhissalâtü vesselâm) için söz konusu olan inşirah-ı sadr meselesi, zılliyet planında ümmet-i Muhammed için de her zaman söz konusudur. Zira O (aleyhissalâtü vesselâm), hangi sofraya oturmuş, Allah’ın hangi nimetlerinden istifade etmişse, gözü o sofrada olan peyrevlerini de o nimetlerden mahrum bırakmamış, onlar için de kapıyı ardına kadar açık bırakmıştır.

133