İçeriğe geç

Ayrıca insana insan olduğundan dolayı alâka duymak, elden geldiğince onun hüzün ve sevinçlerini paylaşmak ve belki de en önemlisi onun akıbetini, ahiretini düşünmek bir insanlık borcudur. Çünkü insan Hakk’ın fevkalâde donanımla yaratıp yücelere namzet kıldığı üstün bir varlıktır. Zaman zaman değişik sürçmeler yaşasa da, toprağını bulmuş tohum gibi, uygun bir atmosferle karşılaştığında tekrar niçin yaratıldığı ve neye namzet olduğunu hatırlayacak ve o istikamette yürümeye çalışacaktır. Dolayısıyla ilgi ve teveccüh onun tabiî hakkı sayılmalıdır. Hangimiz böyle bir alâkaya muhtaç olmadığımızı söyleyebilir ki!

İnananlara gelince, Kur’ân’ın ifadesiyle onlar birbirinin velîsi yani dostudurlar.1 Dolayısıyla biri diğeri olmadan, ona yaslanmadan uzun süre ayakta kalamaz. Yine Kur’ân-ı Kerim, bize dualarımızda diğer mü’minleri hatırlama edebini de talim buyurur. Bu edepledir ki biz sâir dualarımızda da “cemî’” sigasını tercih etmeye ve inananları hatta yerine göre diğer insanları da dualarımıza dâhil etmeye çalışırız. Efendiler Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) nurlu beyanlarında da mü’minler yekvücut bir ceset olarak tavsif edilmiştir.2 Onlar kurşundan yapılmış, malzemeleri birbirini takviye eden bir bina gibidirler.3 Bir vücudun herhangi bir azasındaki arızayı vücuttaki diğer azaların hissetmesi gibi, inananlardan birini üzen bir mesele de diğerlerini dilgir eder/etmelidir. Nitekim Allah Resûlü de (aleyhi ekmelüttehâyâ), “Müslümanlarınderdiyle dertlenmeyen, onlardan değildir.”4 buyurmak suretiyle bu hususa dikkatlerimizi çekmiştir. Evet, mü’minlerin dertleriyle ilgilenme, insana hakikî insanlığı kazandıran çok üstün bir vasıftır.

160