Meselenin bir diğer yanı da şudur: Yapılan hizmetlerde Müsebbibü’l-Esbab’ı görmemek bir gaflettir. Fakat o yolda koşturan insanların kuvve-i mâneviyelerini takviye etmemek, aşk u şevklerinin kırılmasına sebep olmak da ayrı bir yanlışlıktır. Bunun yerine, hizmet eden insanlara, “Allah sizden ebeden razı olsun. Cenâb-ı Hak size böyle bir iş gördürüyor. Eğer size değer atfetmeseydi, böyle bir kaderî senaryoda size bu rolü vermez ve sizi birer figüran olarak kullanmazdı. Demek ki Allah’ın size bir teveccühü var. Rabbim, size olan bu teveccühünü devam ettirsin.” diyerek duada bulunmalı ve şirke kapı aralamaksızın onların kuvve-i mâneviyelerini takviye etmeliyiz. Bu noktada göz önünde bulundurulması gereken ölçü şudur: Otuz kırk senedir değişik hizmet faaliyetlerinin içinde olup da önde görünen insanlara boylarından aşkın payeler vereceğimize, onları kutbiyet ve gavsiyetlerle takdir edeceğimize, çok ciddî inhirafı görülmemiş olan bu insanlara olan muhabbet ve hüsnüzannımızı fevkalâde sadakat ve fevkalâde vefa ile ortaya koymalıyız. Hatta onların düşmüş olduklarını görsek bile, hemen tutup kucaklamalı, düştüğü yerden kaldırmalı, çamurlarını silmeli ve bağrımıza basmalıyız. Dolayısıyla Müsebbibü’l-Esbab’a bakma demek, hizmet için canla başla koşturan insanları bütün bütün görmezlikten gelme demek değildir. Ancak bu görme sadakat ve vefa çerçevesi içinde olmalıdır.
Tekvînî emirlere bakıp da onları okuyamama, onlardan mânâlar çıkaramama, onlar vasıtasıyla Allah’a yürüyememe de önemli bir gaflettir. Konuyla ilgili bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur: وَكَأَيِّنْ مِنْ اٰيَةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ“Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki, inanmayan insanlar gelip geçerken (onları kasdî tetkike almadıklarından dolayı) yüz çevirmiş olurlar da farkına varamazlar.”149