Evet, sahabe-i kiram, Kur’ân’ın Allah’tan geldiğine aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanıyor ve ona çok güveniyorlar. İşte bu inanç ve güven, Kur’ân’ın hakikî anlamda temel kaynak hâlinde algılanmasının nedeni oluyor. Karşılarına çıkan en küçük problemlerde bile hemen o kaynağa yöneliyorlar. Böylece saf Kur’ân kültürü oluşuyor. Meselâ, Seyyidina Hz. Ömer, evlilik akdi esnasında tespit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini söylüyor. (Bu, Ömerce bir zühul sayılabilir, bize göre bir zühul da değildir. Çünkü evlenmeyi kolaylaştırmak adına çok önemli bir husus olduğundan bunu hemen her aklı başında halife düşünmüştür.) O, bunu mehir miktarının evliliğe engel olmaması için yapıyordu. Bir hutbe esnasında mescidde irad edilen bu beyan karşısında, bugün adını sanını dahi bilmediğimiz bir kadın şöyle diyor: “Ya Ömer! Senin bana ulaşmayan bir başka bilgiyle Efendimiz’den duyduğun bir şey mi var? Çünkü Kur’ân’da Allah, وَاٰتَيْتُمْ إِحْدَاهُنَّ قِنْطَارًا28 diyor. Demek ki kantar kantar mehir verilebilir.” Hz. Ömer, o kadının itirazını yerinde buluyor ve kendi kendine “Yaşlı bir kadın kadar da dinini bilmiyorsun!” diyerek sözünü geri alıyor.
İşte “saf Kur’ân kültürü” derken kastım bu idi. Hz. Ömer’de gördüğümüz Kur’ân’ın karşısındaki bu teslimiyet, sahabenin hepsinde vardı. Bana göre bu teslimiyet, bu kabullenme, hem Kur’ân’ın, hem de Efendimiz’in bir mucizesidir.
Dipnotlar
- 28 Nisâ sûresi, 4/20.