Bu mucizenin oluşmasında sahabenin ümmiyetinin rolü olduğunu unutmamak lazım. Yalnız “ümmiyet” derken kasdım okuma-yazma bilmeme değil, o güne kadar olan hayatlarında dış dünyanın kültürlerine karşı yabancı ve kapalı olmalarıdır. Yani Yemen, Mısır, İran, Hindistan vb. yerlerde yaşayan insanlara nispetle kadim kültürlerle ve dinlerle ilişkileri yok denecek kadar azdı sahabenin. Dolayısıyla zihinleri temizdi, diriydi ve duruydu. Kur’ân’ı anlama ve yorumlama mevzuunda başka kaynaklara müracaat etmiyorlardı. Bu, o tertemiz Kur’ân havuzunu bulandırmama adına çok önemli idi. Çünkü insanlar, farkına varmasalar da, düşünce yapılarını oluşturan temel felsefeye göre konuşur, yazar ve yaşarlar. Dolayısıyla dıştan bizi tanımayan; ama beslendiğimiz kaynaklara vâkıf bir insan, herhangi bir yerde ve herhangi bir mevzu hakkında ileri sürdüğümüz bir görüşten hareketle bizim hakkımızda belli bir kanaate sahip olabilir. Meselâ, siz bir yerde “Allah celle celâluhu çok mucizeler gösterir, böyle harikalarla bizi kendisine davet eder; fakat bütün bütün aklın elinden ihtiyarı da almaz.” deseniz, “Külliyat”ı azıcık okumuş bir insan, Bediüzzaman’ın “Akla kapı açar; fakat ihtiyarı elden almaz.”29 sözünden hareketle sizin beslenme kaynağınız hakkında tahminde bulunabilir.
İşte bu anlamda, yani yabancı kültürlerin tesirinde kalmama anlamında, sahabe ümmî idi. Bu ümmiyetin sahabeye ait saf Kur’ân kültürünün oluşumundaki katkısı inkâr edilemez. Nitekim bu saflardan saf durumun bozulmasında Yahudi ve Hristiyan kültürü ile yetişmiş insanların etkisi çok büyüktür. Üstad’ın, “Kâ’bü’l-Ahbar Müslüman olurken, onun mâlumat-ı sabıkası da Müslüman olmuştur.”30 tespiti bu noktada çok önemlidir.
Dipnotlar
- 29 Bediüzzaman, Sözler s.364 (Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal, Birinci Asıl); Sözler s.639 (Otuz Birinci söz, Zeyl, Üçüncü Nokta)
- 30 Bediüzzaman, Sözler s.363 (Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal); Bediüzzaman, Muhâmekat s.13 (Unsuru’l-Hakikat)