Bazen insan hayatı yaşar, bazen de onu sırtında taşır. Bazen hayatın sâlisesi, saniyesi, dakikası, Cennetleri alabilecek kadar pahalı şeylerle geçer. Bazen de insanın bütün bir hayatı, Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğu adına işe yarar ameller açısından ceviz kabuğunu doldurmayacak çer çöpten ibaret kalır. Sorsalar, “Sen Allah için ne yaptın? Bugün değil bütün ömrün boyunca ne yaptın?” Maalesef, bazılarının bu soruya verecek cevabı yoktur.
Onların yaşadığı; kin, nefret, iğbirar ve düşmanlıkla bulanmış acı bir vetire ve “Aman vermeyin, vurun, iflahlarını kesin!” çığırtkanlıklarıyla dolu, cismaniyet altında kalmış, ezilmiş, hayattan daha çok rezalet diyebileceğimiz kâbus gibi bir rüya. Uyandıkları zaman anlarlar. Görününce işin öbür ucu; tecellî edince hayata terettüp eden; hayatın gerçek burcu… Ne türlü bir bayrak dalgalandığını görürler; şeytanın bayrağı mı, Hazreti Rahman’ın bayrağı mı? İşte hepsi o kadar.
Biraz değiştirerek o kutlu gibi diyeyim: Eyvah aldandık, şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur. Bir rüya gibi geçer. Şu temelsiz ömür dahi bir çay gibi akar, bir rüzgâr gibi eser. Önüne katıp sürüklediği de sizin hayatınızın hazan yemiş yapraklarıdır.
Yakınlarımdan bir tanesini vefatından sonra rüyada görüyorlar. Yine abdest alma tavrı gibi hoş bir hâli var. Diyorlar ki; “Sen ölmedin mi? Nasılsın?” “Vallahi ahiret çok kötü değil, hatta dünyadan daha iyi.” diyor. “Peki sen Cennetlik misin, Cehennemlik mi? diye sorulunca, “İşte ona gelince, onu bilemiyorum.” diyor. Bu hususu biz de bilmiyoruz; bildiğimiz bir şey varsa o da, akıbetimizden endişe etmemiz gerektiği ve ona hazırlık yapmamızın lüzumu.