İkincisi: Hedefimizin sırf Allah’ın rızası olup olmadığını sürekli denetlemeliyiz. Sadece O’nun hoşnutluğunu mu arıyoruz, yoksa niyetlerimize başka şeyler de bulaşmış mı? Dünya bir fettan gibi önümüze çıkacak olsa, biz bu işi bırakıp ona meyleder miyiz? Meselâ, “Cihan hükümdarı Kanunî Sultan Süleyman’ın bile fethedemediği, Serdar-ı A’zam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın uğrunda canından olduğu Viyana kapılarını size açacağız; Türkiye’yle beraber hayaller ülkesi Kızılelma’yı da emrinize vereceğiz. Bu büyük mükâfata bedel sizden tek şey istiyoruz; o da, “i’lâ-yı kelimetullah” dediğiniz, Allah’la kullar arasındaki manileri bertaraf etmek, insanların iyilik duygularını coşturmak ve kötülüklerden onları alıkoymak diye şerh ettiğiniz sevdanızdan vazgeçmeniz!” deseler cevabımız nasıl olur? Eğer bu işe yürekten gönül vermişsek ve Allah rızasının ne demek olduğunu biliyorsak, vereceğimiz cevap bellidir; zannediyorum, bu hareketin temsilcilerinin hepsi de bu hususta aynı duyguları taşıyordur: “O da ne demek; bizim hangi zaafımızı gördünüz de böyle çirkin bir teklifte bulunuyorsunuz! Değil İstanbul’dan Viyana’ya kadar olan memleketleri vermeniz, dünyanın doğusundan batısına kadar bütün ülkeleri de vaad etseniz, vallahi, billâhi, tallahi biz yan gözle bile bakmayız o topraklara, arpa boyu ayrılmayız bulunduğumuz yerden.”
İşte, bunu gönülden diyebilecek kadar vefalı olmak lâzım. Evet, bizim hedefimiz Allah rızasıdır; ondan daha büyük bir gaye-i hayal bilmiyoruz. O hedefe ulaşmak için de i’lâ-yı kelimetullah yolunu ve yöntemini seçmişiz; ondan büyük bir vazife de tanımıyoruz. Bu yolda yürürken, vazifenin büyüklüğünden dolayı caka yapmama ve başkalarının ta’n u teşnii karşısında endişe ve tereddütlere kapılmama hususlarında da –Allah’ın izni ve inayetiyle– kararlıyız.