Ayrıca, biz, İslâm’ın kalbî ve ruhî yanı açısından, hürriyeti “insanın Allah’tan gayri hiçbir şey ve hiçbir kimsenin boyunduruğu altına girmemesi, hiçbir şey karşısında baş eğmemesi” olarak anlarız. Hayatını cismanî hazlarının arkasında sürüm sürüm sürünerek geçiren, nimetler karşısında şükredeceğine iyice küstahlaşan ve kazandıkça biraz daha hırsa kapılıp şımarıklaşan ama diğer taraftan da elindeki imkânları yitireceği korkusuyla tir tir titreyen bir zavallıyı –dünyaya hükümdar bile olsa– hür kabul edemeyiz. Çünkü, bize göre gerçek hürriyet ancak, insanın dünyevî endişelerden, mal-menâl gibi gâilelerden kalben sıyrılıp, Hakk’a yönelmesi sayesinde gerçekleşebilir. Bundan dolayıdır ki, Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) gönlünü dünya metâına kaptıran ve sürekli onu düşünen kimseleri, “dinarın, dirhemin, kadife ve kumaşın kulları”1 olarak tavsif etmiş ve kınamıştır. Bir Hak dostu da, talebesine nasihat ederken, “Oğul, kölelik bağını çöz ve azat ol; daha ne kadar altın ve gümüşün esiri olarak kalacaksın?” demiştir.
Evet, değişik arzu, istek ve beklentilere bağlanmış olan bir kalbin sahibi kat’iyen hür sayılamaz. Ömrünü bir kısım dünyevî çıkarlar ve cismanî hazlar karşılığında başkalarına ipotek eden ve sürekli onlara bedel ödemek zorunda olan birisi hür kabul edilemez.
Dipnotlar
- 1 Bkz.: Buhârî, cihâd 70; Tirmizî, zühd 42; İbn Mâce, zühd 8.