Defaatle arz etmişimdir; Abdulkuddüs Hazretleri der ki: “Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) gökler ötesi âlemlere gitti, bütün sema ehlince “müşârun bi’l-benân” oldu… Âyetü’l-Kübrâ’yı müşâhede etti, fizik âlemlerini aşarak fizik ötesine yürüdü; “Sidretü’l-Müntehâ” konağına uğradı, “Kâb-ı Kavseyni ev ednâ” zirvesine ulaştı ve “likâullah”a mazhariyet ufkuna erdi, görülmezleri gördü, duyulmazları duydu… Fakat bütün bu güzellikler O’nun başını döndüremedi, bakışlarını bulandıramadı; O’na asıl vazifesini unutturamadı. O döndü, ümmetinin arasına geri geldi. Allah’a yemin ederim, eğer ben o lütuflara mazhar olsaydım, o mertebelere ulaşsaydım, asla geriye dönmezdim!” Onun bu sözü üzerine başka bir Hak dostu da şu değerlendirmede bulunur; “İşte veli ile nebi arasındaki fark budur. Birincisi yaşar; fakat ikincisi yaşatmaya çalışır.” Evet, biri ulaşmaya gayret eder; diğeri başkalarını ulaştırma sevdalısıdır. Biri sürekli O’na doğru gider, vuslata yürür, maiyyet arar ve üns billâh diler… Beriki oraya çoktan varmıştır; o bir yandan Allah’la maiyyetini devam ettirme, diğer taraftan da, tattıklarını tattırma, duyduklarını duyurma ve başkalarını da o zirveye ulaştırma peşindedir.
Bundan dolayı, Peygamber Efendimiz’in mârifet ufku ve hassasiyeti zaviyesinden meseleye bakılınca, O’nun ızdırapları daha iyi anlaşılacaktır. O, Cennet nimetlerine ermenin nasıl bir bahtiyarlık ve Cehennem’e yuvarlanmanın ne tür bir tâli’sizlik olduğunu görmüş; insanları ebedî hüsrandan kurtararak sonsuz saadetlere ulaştırmak için dünyaya dönmüştü. O, insanlara, kendilerini bekleyen tehlikeleri haber veriyor; onlara kurtuluşa götüren yolu işaret ediyordu; fakat insanların çoğu O’nun mesajına karşı bîgâne davranıyor, kendi mahiyetinden habersiz yaşıyordu. Merhum M. Âkif’in,