O esnada, ashabıyla beraber bir su başında azıcık dinlenmekte olan Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine tarafından bir toz bulutunun yükseldiğini görünce, “Keşke Ebû Hayseme olsan!..” demişti. Biraz sonra da beklediği ve tahmin ettiği insanı karşısında görünce büyük memnuniyet duymuştu. Telâşla ve canı dudağında kervana katılan Ebû Hayseme ise, kendisini Allah Resûlü’nün kucağına atarken sadece “Yâ Resûlallah, nerede ise helâk oluyordum.” diyebilmişti. Zira o, mü’minlerden ayrılmanın ve mücahededen geri kalmanın ciddî bir günah olduğunu biliyordu ve işte böyle bir günahla helâk olmaktan çok korkmuştu. Geç de olsa her şeyi elinin tersiyle itip kafileye arkadan yetişmiş ve böylece Efendiler Efendisi’nin sancağı altına girerek o korkudan emin olmuştu.5
Heyhat ki, “nasıl olsa yetişirim” deyip ağırdan alan ama Tebük Kervanı’nı kaçırdıktan sonra ona ulaşma fırsatını bir daha da hiç bulamayan ve meşrû bir özrü olmadığı hâlde sefere katılmayan mü’minler de vardı. Kâ’b İbn Mâlik, Mürare İbn Rebî’ ve Hilâl İbn Ümeyye bunlardandı.
Hazırlıklı, düzenli ve güçlü İslâm ordusunun her çeşit savaş riskini göze alarak Tebük’e kadar ulaşması, psikolojik bakımdan güç dengesini Müslümanların lehine çevirmişti. Hicaz’a saldırıp İslâm coğrafyasını yakıp yıkmak üzere yola çıkan Heraklius ve askerleri, mü’minlerin cesareti karşısında çok korkmuş, dehşete kapılmış ve savaştan vazgeçmişlerdi. Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselâm) Tebük’te yirmi gün kadar kaldıktan sonra, ashab-ı kiramın ileri gelenleri ile istişare ederek geri dönmeye karar vermişti.
Dipnotlar
- 5 Müslim, tevbe 53; Abdurrezzak, el-Musannef 5/400; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 6/31.