Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyetinde fıtrata dikkat çekilmiş ve Resûl-i Ekrem’in rehberliğinde insanlık Hak dine, yani fıtrat üzere yaşamaya davet edilmiştir. Cenâb-ı Hak, mealen şöyle buyurmuştur: “Sen, bâtıl dinlerden uzaklaşarak yüzünü ve özünü, hak din olan İslâm’a yönelt; Allah’ın insanları yaratmasında esas kıldığı o fıtrata uygun hareket et. Allah’ın bu hilkatini kimse değiştiremez. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların ekserisi bunu bilmezler, anlamazlar.”3
Habîb-i Kibriyâ (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz, “Her çocuk, İslâm’a yatkın olarak, selim fıtratüzere dünyaya gelir.”4 buyurarak, her insanın, yaratılış açısından lekesiz, tertemiz, iman ve İslâm’a en müsait bir hüviyette doğduğunu belirtmiştir. Demek ki, eğer bir insan doğduğu anda yalnızlığa terk edilecek ve kendisine hiçbir hâricî telkinde bulunulmayacak olsa, aklı ve vicdanı onu Hak Din’e yani “tevhid”e götürecektir. Allah Teâlâ insana, iyilik ve kötülüklerle dolu dünya hayatında iyilikten yana tercih yapabilecek bir kabiliyet, bir vicdan ve bir irade vermiştir. Fıtratını korumuş ve bozulmamış her insan iyiden yana tavır almaya ve Allah’ın âyetlerini akıl ve kalb yoluyla kavramaya müheyyâdır.
Evet, insanın fıtratında iman aslî, küfür ise ârizî bir husustur. Ne var ki, özünde temiz olan fıtrat, sonraki su-i istimaller neticesinde kirletilmiş olabilir. Dolayısıyla, şayet, fıtrat korunamaz ve onun selâmetini muhafaza yolunda gerekli tedbirler alınamazsa, insanın küfür cereyanlarından herhangi birisine kapılıp gitmesi de mümkün ve muhtemeldir.
İşkembe ile Kan Arasındaki Mucize Gıda
Dipnotlar
- 3 Rûm sûresi, 30/30.
- 4 Buhârî, cenâiz 80, 93; Müslim, kader 22.