İçeriğe geç

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, tevhid-i ulûhiyeti ifade eden bu mübarek sûrede, Allah’ın varlığını, O’nun kâinatta tek tasarruf sahibi olduğunu, herkesin ve her şeyin O’na müteveccih bulunduğunu, O’na dayanmadan hiçbir şeyi izah etmeye imkân olamayacağını gayet veciz olarak anlatır: “De ki, O Allah birdir.” Evet, Allah birdir çünkü “Allah Samed’dir.”

Bu cümleler birbirinin hem delili hem illeti durumundadır. Allah ki, her şey O’na muhtaç, ama O hiçbir şeye muhtaç değil; O haşr u neşretmezse baharın gelmesi mümkün değildir. O canlıları yaratıp dört bir yana yaymazsa, herhangi bir canlının kendi kendine gün yüzüne çıkma ihtimali yoktur. Baharın gelmesi de, canlıların vücud bulması da O’na muhtaçtır.

Bugün pek çok dallarıyla ilimler de aynı şeyi söylüyor; sebepsiz ve failsiz bir şeyin vücuda gelmesi mümkün değildir. Yani hem değişik ilim dalları hem de topyekün varlık ayrı ayrı delillerle Allah’ın yegâne yaratıcı ve güç sahibi olduğunu, eşi ve menendi olmadığını ifade ediyor. Hem de aklı başında erbab-ı basiret için başka delile ihtiyaç duyulmayacak şekilde ifade ediyor. Çünkü Kur’ân’ın bu sade ve anlaşılır dili, başka bir delile ihtiyaç bırakmayacak ölçüde açıktır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerim, felsefenin o anlamsız mugalâta ve kupkuru diyalektiğine de hiç mi hiç ihtiyaç duymamaktadır.

“Ne doğurmuş ve ne de bir başkası tarafından doğurulmuştur.”

137