İşte bütün bunlar, Müslümanın, değil malının yarısını veya hepsini, hatta canını dahi bir kesenin içine koyup mücadele ve mücahedeye atılması için yeterli sebeptir. Evet, bu gayret, Müslümanın mâkus tali’inin değişmesi, cereyan eden her şeyin Müslümanların lehine cereyan edebilmesi için yapılacak zarurî faaliyetlerdendir ve bunlar kırkta bir ölçüsünde verilecek zekât ile olacak şeyler de değildir. Onun için dava şuuruna sahip her fert, ukbâ-dünya muvazenesini çok çok iyi değerlendirip, inancı ve imanı ölçüsünde minimum zekât miktarının üstünde yapacağı infaklarla mutlaka bu kervana katılmalıdır. Hatta katılmak zorundadır. Bana öyle geliyor ki, bugün Allah adına ne verilirse verilsin, Hak katında çok hora geçecek ve bire binler sevap verilecektir.
Evet, herkes inandığı ölçüde Allah yolunda –nefsiyle, malıyla– hizmet etmekle mükelleftir. Bunun ölçüsü de bir mânâda yoktur veya bunun ölçüsü izafîdir. Yani kim ne kadar Allah’a ve O’nun yüce adının ufkumuzda şehbal açmasının lüzumuna, Resûlullah nâm-ı cemilinin sinelerimizin dermanı olduğuna inanıyorsa, değil sadece malını, o, canını dahi verecektir.. verecek ve “Ah keşke, kırk canım olsaydı onu da verseydim!” diyecektir. Tıpkı Abdullah İbn Hüzafetü’s-Sehmî gibi.
Hani, Bizanslılar onu esir edip işkencenin akla-hayale gelmeyenini tatbik ettikten sonra idamına karar kıldıklarında o ağlamaya başlar. Ona: “Niçin ağlıyorsun?” diye sorarlar. O dakikaya kadar defalarca kafasını kaynar suya sokmuşlar, atların arkasına bağlayıp sürüklemişler ve Abdullah’ın dayanıklılığı karşısında hayran olup “Keşke Hıristiyan olsa!” düşüncesine kapılmışlar.. onu çok iyi tanıyorlar, tanıyorlar ve bütün bunlara katlanan birinin ağlamasını görünce de hayrete düşüyorlar.. düşüyor da “Korkuyor musun?” diye soruyorlar. Abdullah ise: