Bu neticeler, aşkın ehemmiyetsiz bir şey olduğuna delâlet etmez. Aşk, “Kalbin Zümrüt Tepeleri”nde de ifade edildiği gibi çok önemlidir. Hatta bazıları onun mecazîsine bile çok büyük önem vermiş, cismanî ve bedenî aşk yüzünden ölen insanlara şehit nazarıyla bakmışlardır. Leyla ile Mecnun, Şirin ile Ferhat, Aslı ile Kerem vb. halk hikâyeleri hep bu türlü kara sevdaları destanlaştırmıştır. Ancak yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, aşka değer kazandıran kaide ve kurallara riayet edildiği müddetçe aşk bir mânâ ifade eder. Aksi hâlde aşktan beklenilen şeyler bulunamayınca ve vuslat da bir türlü gerçekleşmeyince, ilgi ve alâka küskünlüğe inkılâp edebilir.
İşte -ihtimal- şeytan, Allah’tan bu mukabeleyi bulamadığı için hüsrana uğramış, yıkılmış ve bir daha da doğrulamamıştır.
İtaate gelince, onda bazı yanlarıyla da olsa, bu türlü hatalı şeyler hiç olmaz. İtaat, itaat edilmesi gerekli olan Zât’a, O’nun arzu ve isteklerine itaat edilmesi gerektiği için, O’nun rızası istikametinde yapılan kalbî ve fiilî bir ameldir.
Öte yandan aşk, insanın muvazenesine tesir eder. Bu ise dengesiz davranışlara kapı açar. Yani aşk, insanı bir açıdan mecnun/deli eder. Bu açıdan da bir yönüyle şeytan, temelden dengesiz bir varlıktır.
İtaatte vaz’edilen kurallara milimi milimine uymak şarttır. Bu ise denge demektir. Hz. Âdem’in itaati tercih etmesi, onun bir dengeli varlık olduğunu gösterir.