İçeriğe geç

Fakat bu bir duyma ve isteme meselesidir. İnsanın ilk yaratılışta potansiyel olarak konulmuş bulunan başta hemcinsine olmak üzere, bütün mahlukata karşı alâka duyma hissinin işletilme, geliştirilme meselesidir. Ve bu, Allah’ın fazlıdır. Cenâb-ı Hak, bu fazlını dilediği insana lütfeder. Buna ulaşan insan, kilometrelerce ötede, Çin Seddi’nde İslâm’ın kaderini alâkadar eden bir hâdiseyi vicdanında duyabilir. Zaten temsil ettiği misyon onu duymayı gerektiriyordur. Allah da ona göre onu donatmıştır. Nasıl ki Allah Resûlü’nün kalbindeki lümme-i şeytaniye bir ameliyat-ı cerrahiye ile atılmıştır. Aslında bu, ileride eda edeceği vazifeye ait bir donanımdır. Kalb-i pâk-i Muhammedî’nin dünya ile olan alâkasının kesilip atılmasıdır. Ve Efendimiz bu mânevî ameliyattan sonra tamamıyla uhrevîleşmiştir. Meselâ bu çizgide İmam Rabbanî’nin “Nefsim itibarıyla kendime hiçbir zaman eşek nazarıyle bakmadım.” sözü veya Bediüzzaman’ın “Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden a’lâ”, “Hem deme ki: ‘Ben mazharım. Güzele mazhar ise, güzelleşir.’ Zira temessül etmediğinden mazhar değil, memerr olursun” ve “Allah bu dini facir bir adamın eliyle dahi teyit eder, o hâlde sen kendini o racul-i facir bilmelisin.” sözleri misal olarak verilebilir.

– Bu seviyede bulunan bir insan kazanmaya mı, kaybetmeye mi daha yakındır?

186