İçeriğe geç

İnsanlık, var olduğu günden beri yüzü Yaratan’a müteveccih, kulağı her zaman O’nda, mantık ve muhakemesiyle de O’nu duyma, O’nu tanıma, O’nun mârifeti arkasından koşma ve emirlerini yaşamaya âmâde bulunduğu sürece hep dengeli düşünüp dengeli davranmış, varlığın bir parçası olduğu şuuruyla sürekli itidâl soluklamış ve adaletin temsilcisi olmuştur. Aksine körler, sağırlar gibi O’ndan habersiz ve bir mânâda kopuk yaşadığı dönemlerde de mütemâdiyen tenâkuzlar içinde bocalayıp durmuş, ifrattan tefrite, tefritten ifrata gel-gitler yaşamış ve bir türlü belini doğrultamamıştır: Bazen cesedini ruhundan koparmış ve ömrünü cismâniyetinin gayyalarında geçirmiş.. bazen de “ruh” demiş bütün fizikî mülâhazalara sırtını dönerek mağaradakiler gibi gölgelerle oynamış. Yer yer bütün himmetiyle dünyaya yönelerek öteleri tamamen hesap dışı bırakmış.. zaman zaman da kendi hayalinde oluşturduğu farklı bir öteler anlayışıyla bu dünyayı bütünüyle defterden silip atmış; atmış ve hiçbir zaman küllî (bütüncül) bir nazarla bakamamış varlığa, onun perde arkasına; hâdiselere ve onların ifade ettikleri gerçeklere. Kuramamış, koruyamamış madde ve mânâ arasındaki dengeyi, dünya ve ukbâ mabeynindeki âhengi; kuramamış ve koruyamamış da şu güzel, oldukça sevimli ve her şeyi yerli yerinde; zerreden sistemlere, canlılardan câmidlere en küçük daireden en geniş âlemlere kadar bütün kâinatları bitip tükenme bilmeyen bir çatışma arenası şeklinde tahayyül etmiştir. Ruhunda hemen her zaman bir denge problemi yaşamış ve o müstesnâ konumuyla çelişip durmuştur.

257