Ayrıca herhangi bir söz ve bir beyanın tevili diye ortaya konan mânâya delâlet edecek bir işaret veya o mülâhazayı destekleyecek aklî-naklî bir karinenin bulunması da esastır. Aksine bir karine, bir işaret ve mâkul bir emare olmadan lafzın delâlet ettiği şeyi görmezlikten gelerek “mecaz” ve “kinâye” deyip kelime ve cümlelere farklı mânâlar yüklemek bâtıldır ve bunun bir kıymet-i harbiyesi de yoktur.
Tevilden hâsıl olan şeye bir mânâda meâl de denegelmiştir ki, buna eksiğiyle-gediğiyle elfâzın muhtemel bulunduğu mânâlardan bazılarının tercihen ortaya konması da diyebiliriz. Meâl, bir tercüme olmadığı gibi tam bir tefsir de değildir. Onda yer yer tefsir muhtevası içinde görmeye alışık olduğumuz konulara girildiği de olur ama o yine kendi çerçevesinde bir meâldir.
İlk asırlardan günümüze, seviyeli-seviyesiz tercüme türünden bir kısım çevirilerin yanında bir hayli de meâl ve tefsir yazıldı.. şu anda da yazılıyor.. bundan sonra da yazılmaya devam edecektir. Biz, Kur’ân ruhunun seslendirilmesi ve ilâhî maksatların anlaşılması adına gösterilen bütün samimî gayretleri alkışladık ve alkışlıyoruz. Hele bu gayret ve çabalardan, zaman ve onun özel yorumları, içinde bulunduğumuz şartlar ve onların doğru okunması, makasıd-ı şeriat ve onların Kur’ân ve Sünnet-i Sahîha ruhuna uygun kavranması, telâhuk-u efkârla zenginleşmiş düşünceler ve bu sayede her şeyin daha net, daha açık görülüp sezilmesi… gibi hususlar da göz ardı edilmemişse/edilmiyorsa…