Bazı dönemlerde bazı safderun Müslümanlar veya zayıf karakterli satılmış kimseler, belki de ilaçlarla muhakemeleri felç edilmiş bahtsızlar taassup göstermiş, hatta teröre girmiş olabilirler; aslında bu kadarcık bile olsa, bir Müslüman vicdanının bu tür bir şeyi tasvip etmesi mümkün değildir; İslâm’ın temel disiplinleri buna kat’iyen müsaade etmez. Farz-ı muhal olarak böyle bir taassup ve onun sonuçlarına bazı Müslümanların sessiz kalması, affedilebilecek türden değildir. Ne var ki, böyle bir günah hiçbir zaman, eski-yeni, hakkı kuvvette gören bir kısım terörist devletlerce ortaya konan bağnazlık ve barbarlık seviyesinde bir fezâyî ve bir insanlık dramı hâlini de almamıştır.
Müslümanlar tarihin hiçbir faslında, müdafaa muharebesi sayılan mecburî savaşların dışında kimseyi ezmemiş; kimsenin diline ve dinine karışmamış; kimsenin iktisadî, idarî, siyasî, kültürel hayatına müdahale etmemiş ve kimseye kendi değerlerini dayatmamışlardır. Onlara kendi değerlerini dayatmak bir yana, bidayetten günümüze kadar hakikî Müslümanlar, diğer diyanet mensuplarını hiçbir vatandaşlık hakkından mahrum etmemiş ve kendi ülkelerinde onlara hayatın hemen her alanında her şey olabilme imkânını vermiş; dinleri, diyanetleri ne olursa olsun devlet ve millete hıyanet etmedikleri sürece, kat’iyen onlara karşı taassuba girilmemiş ve bu azınlıklar toplumun her kesiminde hüsnükabul ve saygı görmüşlerdir. Dahası, çağdaş milletlerde hâlâ kâmil mânâda toplumun her kesimine mal edilememiş adalet, müsavât ve hoşgörü konusunda da kat’iyen kusur edilmemiş, “asabiyet-i kavmiye”ye girilmemiş ve kimseye haksızlık yapılmamıştır. Tarihî vesikalar buna şahittir; bana göre, bugün aksini iddia edenler ya heva ve heveslerine göre konuşuyorlar veya bilerek-bilmeyerek düşmanlarımızın hissiyatlarını seslendiriyorlar.