İçeriğe geç

Esasında bu durum, sadece gidilen ülkelerin insanları için değil, kendi insanımız için de geçerlidir. Bugün, bir makuliyet çizgisinde buluşan insanların, –tanıma konumunda olmayan ve tanımak istemeyen insanlar müstesna– kendi ülke insanları tarafından bile çok iyi tanındıkları kanaatinde değilim. Zira onlar, zaten görmüyor ve bir yönüyle “uzak körlüğü” yaşıyorlar. Ancak aynı safta onlarla birlikte omuz omuza namaz kılan ve aynı seccadeye baş koyan insanların da onları yeterince tanımadıkları kanaatindeyim. Bazen sanki yapılan onca güzellikleri hiç görmemiş, onlara dair yazılan eserleri hiç okumamış, anlatılan hikâyeleri hiç dinlememiş ve onların arka plânını analiz edip bir sonuca varmamış gibi davranıyorlar. Yapılan güzelliklerin, dünya insanının gündemi hâline geldiği, farklı millet ve halkları bir araya getirmeye başladığı bir dönemde, kendi ülke insanımızın da bu güzelliklerden yeterince haberdar edilmesi gerektiğine inanıyorum. Bunu yaparken de kırıp incitmeden, ürkütüp kaçırmadan, “hizmetimiz, camiamız” deyip aidiyet mülâhazasına girmeden, tıpkı camiye gidişteki duygu ve düşüncelerde olduğu gibi, sadece fasl-ı müşterekler, ortak noktalar göz önünde bulundurularak karşılıklı güzelliklerin paylaşımı sağlanmalıdır. Nitekim her anlayış ve düşünceden insan, camiye büyük bir coşkuyla gelir, imamın arkasında saf bağlar ve kemerbeste-i ubûdiyet içinde Allah’a (celle celâluhu) kulluğunu arz eder.

İnsanı Tanımada Bazı Ölçüler

Hak ve hakikatin gönüllerle buluşturulmasında bu kadar önem arz eden “Muhatabı tanıma hususunda ölçü ve kıstas nedir?” denilecek olursa, insanı tanımada Hazreti Ömer’e (radıyallâhu anh) isnat edilen şu hâdise bize bir bakış açısı verebilir:

235