“Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), bizden tasaddukta bulunmamızı istemiş ve bu, tam da elimde mal bulunduğu bir zamana denk gelmişti. Kendi kendime, ‘Ebû Bekir’i geçersem işte bugün geçerim.’ dedim ve malımın yarısını alarak Resûlullah’a götürdüm. Bana, ‘Ailene ne bıraktın?’ diye sordu. Ben de, ‘Bunun kadarını.’ cevabını verdim. (O esnada) Ebû Bekir, malının hepsiyle huzura geldi. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) aynı soruyu ona da sorduğunda şu cevabı aldı:
‘Onlara, Allah ve Resûlü’nü bıraktım.’
Bunun üzerine hayır yarışında Ebû Bekir’i ebediyen geçemeyeceğimi anladım.”69
2. İhsan-ı İlahîye İhsanla Mukabele
Sahabe-i kiram efendilerimizin hareketlerine baktığımızda onların, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) emir, tavsiye hatta iş’ar ve işaretlerini bile yerine getirmede olabildiğince hassas olduklarını görüyoruz. O’nun bir işaretiyle insanlar harekete geçiyor ve her bir sözü toplumda karşılık buluyordu. Vermede öyle mahir olmuşlardı ki, farz olan zekâtı edanın çok ötesinde ellerinde ne varsa bütünüyle ortaya dökmeye hazır idiler. Nasıl olmasın ki, aynı uğurda canlarını pazara çıkarmışlardı. Zira burada infak ettikleri nispette ahirette kendilerine ihsan ve ikramda bulunulacağını öğrenmişlerdi. Burada girdikleri dosdoğru yolun, kendilerini, doğruların varacakları Cennet’e ulaştıracağını müdriktiler. Resûlullah’ın ağzından, cömert, civanmert ve içtimai hayatta müsamahalı kimsenin günahkâr dahi olsa Cennet’e yakın olduğunu, aksine şahsî zevkleri peşinde koşan cimri ve eli sıkı birinin, âbid dahi olsa Cehennem’e yakın olduğunu duymuşlardı.70 İşte bu sebeple açıldıkça açılıyor ve canlarına kadar her şeylerini Allah yoluna bağışlıyorlardı.