Bu mevzu, öteden beri Kur’ân ve Sünnet’in meselelerini akıl, mantık, muhakeme, saf düşünce ve felsefe yoluyla ispat, teyit ve takviyeye çalışan kelâmcılar tarafından da ele alınmış ve enine boyuna tahlil edilmiş bir mevzudur. Evet, acaba, O’na icabet etmeyenler gibi, icabet etme fırsatını bulamayanlar da ehl-i Cehennem midir? Yoksa bu ikisi arasında bir fark var mıdır?
Günümüzün pek çok önemli meselelerinin yanında, şimdilik bu kabîl sorular üzerinde durulmalı mı, durulmamalı mı? Bu türlü soruların cevabını bulmak, uhrevî hayatımız adına bize ne kazandırır? Pratik hayatımız adına vaad ettiği şeyler nelerdir? Dev mezhep imamlarının, bu kadar titizlikle üzerinde durdukları bu mesele o kadar önemli ve hayatî bir mesele miydi ki, onu halletmek için bu kadar mesai sarf ettiler?…
Şimdi, bunlar ve bunlar gibi bir sürü soruyu da beraberinde getiren bu meseleyi önce, akaid imamlarının mütalâa ve görüşlerinin hulâsası içinde takdim etmeye çalışalım:
Akidede, iki önemli Ehl-i Sünnet akımından Eş’arîler derler ki: “Cenâb-ı Hakk’ın adını duymayan, O’na dair hiçbir tebliğe şahit olmayan kimse, nerede, nasıl yaşarsa yaşasın, ehl-i fetret, dolayısıyla da ehl-i necattır.”
Sizler, Ümmet-i Muhammed olarak Efendimiz’e ait mesajları alıp, dünyanın karanlık iklimlerine götürmemiş iseniz, Eş’arî’ye göre o karanlıktaki kimseler ehl-i necattırlar ve kurtulmuşlardır. Cenâb-ı Hak, belli bir ölçüde onları mükâfatlandıracak ve Cennet’ten istifade ettirecektir…
Maturîdîlere gelince –ki bir noktada Mutezile’nin düşüncesi de aynıdır– derler ki: “Bir insan, aklıyla Yaratıcı’sını bulursa, adını unvanını bilsin bilmesin kurtulur. Ama aklıyla –mücerret olsun– Yaratıcı’yı bulamamışsa o kurtulamaz.”