Bu isimler, Zât-ı Ulûhiyet’te, bunlara medar olabilecek bir kısım sıfatlara dayanmaktadır. Yine yukarıdaki misalden hareketle söyleyecek olursak, kendisine “habbâz” ismi verilen bir insanda eğer ekmek yapma sıfatı yoksa veya “neccâr” bir marangozluk sıfatına sahip değilse bu isimlerin ona verilmesi mümkün değildir. İşte, Cenâb-ı Hakk’ın, her şeyin yüzüne perçinlediği güzelliklerle kendisinde varlığını kabul ettiğimiz ve belli bir seviyedeki insanların da müşâhede ettiği “Cemîl” ismi, bütün güzelliklerin kaynağı olan “Cemal” sıfatına dayanmaktadır. Bunun gibi bütün isimler kendilerine kaynak olacak bir sıfata, bütün sıfatlar da “şe’n”e -ki, bunu beşer için kullanacak olursak, kabiliyet ve istidat diyebiliriz, ancak Cenâb-ı Hak için böyle bir tabir kullanmamız doğru değildir- dayanmaktadır. Demek oluyor ki fiiller isimlere, isimler sıfatlara, sıfatlar Şuûnât-ı İlâhiye’ye ve Şuûnat-ı İlâhiye ise Cenâb-ı Hakk’ın Zâtına dayanmaktadır. İşin burasında duruyor ve Allah Resûlü gibi; “Seni hakkıyla bilemedik ey Mâruf”1 diyoruz. Ve yine Hz. Ebû Bekir gibi “Seni anlamaktan âciz olmak Seni anlamak demektir.”2 diyor ve edeple iki büklüm oluyoruz.
O vardır. Varlığını iliklerimize kadar hissediyoruz. Fakat O’nu idrak etmekten de âciz bulunuyoruz. O’ndan daha ayân bir nesne yoktur, ama O yine de bir Mevcud-u Meçhul’dür.
Şimdilik, O’nun isim ve sıfatları arasındaki farka, böyle avamca bir bakışla iktifa ediyor ve tafsilatını bir başka zamana bırakıyoruz.
Dipnotlar
- 1 el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 2/410; Mer’î İbn Yûsuf; Ekâvîlü’s-sikât s.45.
- 2 Bkz.: es-Suyûtî, Şerhu’s-Suyûtî 1/103; el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 6/181.