“Din, insanların izah edemedikleri meseleleri kamufle için zorunlu olarak ortaya atılan bir fikirdir.” deniliyor. Medeniyetin terakki etmesi dine olan ihtiyacı ortadan kaldırır mı?
Dine inanmayanlar, din mefhumunun insanlar tarafından bir acziyet veya şükran ifadesi olarak uydurulduğunu iddia etmektedirler. Fikirlerinin hulâsası şudur:
Kâinatta esrarını anlayamadığımız, fizik ve kimyanın kanunlarıyla çözemediğimiz bazı hâdiseler vardır. İşte çözülemeyen bu hâdiselere, bir çözüm getirmek için, bunlar eskiden olduğu gibi bugün de hep bir Yaratıcı’ya istinat ettirilmiştir. Ayrıca insanlar, kendilerine menfaati çok olan varlıklara birer kudsiyet atfetmiş, daha sonra da onları birer ilâh kabul etmişlerdir. Ganj nehrinin Hindistanlılar için, Nil nehrinin de Mısırlılar için mukaddes oluşu ve bu ülkelerde başlayıp günümüze kadar da devam eden ineğe kudsiyet atfı hep insanoğlunun menfaatine katkıları dolayısıyladır. Korku karşısında da insanın tavrı bundan farklı olmamıştır. Aşırı korku onu saygıya sürüklemiş ve bu saygıyla, korktuğundan emin olacağı kanaatine sahip olmuştur. Bazı dinlerde hayır ve şerre ait iki ayrı ilâh kabul edilmesi, bir cihetten bu sevgi ve korkuyu iki ayrı ilâha taksim mânâsınadır. Cennet ve Cehennem de aynı ruh hâlinden kaynaklanan düşüncelerin mahsulüdür. Din, haddizatında bir burjuva tesellisidir; din adamlarının uydurduğu sömürü aracıdır ve o bir afyondur, insanları uyutmak için uydurulmuştur… ve daha neler neler?
Hakikaten din, onların dediği gibi sonradan mı uydurulmuştur ve altından kalkılamayan hâdiselere izah getirmek için icat edilmiş bir avunma ve teselli kaynağı mıdır? Hayır, hayır, aslâ ve kat’â!
Din, Arapça bir kelime olup, itaat etmek, ceza vermek ve yol gibi mânâlara gelir. Esasen bu üç kelime de dinin tarifi içinde vardır. O bir yoldur, şehrahtır, bir ana caddedir. Onda Cenâb-ı Hakk’a itaat söz konusudur. Ve yine onda, itaat edene mükâfat, etmeyene de ceza vermek gibi bir müeyyide de vardır.