İçeriğe geç

Din zarurete binaen insan karîhasından çıkmış veya onların tabiriyle uydurulmuş değildir. Onun zarurî gibi görünmesi dinin tabiîliğinde ve insan fıtratında din duygusunun bulunmasından ileri gelmektedir. İnsan, dinî emirlere ihtiyaç içinde yaratılmıştır. Ve o, dine her zaman muhtaçtır.

İnsan inancında, ibadetinde ve bütün muamelâtında doğru ve hakkı ancak din sayesinde öğrenir ve yine ancak din sayesinde Cennet’e ehil hâle gelir. Din potasında eriye eriye şekillenen insan, “Livâü’l-Hamd”in altında, Allah Resûlü tarafından tanınıp elinden tutulacak bir hüviyet elde eder.

Kendisine, ümmetini nasıl tanıyacağı sorulan Allah Resûlü, abdest azalarının pırıl pırıl olmasından tanıyacağını ifade buyururlar: “Sizler, der, alnı-nişanlı atınızı at sürüsü içinde nasıl tanırsanız, Ben de ümmetimi işte öyle tanırım.”8 Bizim böyle bir tanınmaya ihtiyacımız var. Onun için de muhtaç olan biziz ve dine de, O’nun hayat veren soluklarına da muhtacız.

Din, hayatı bütünüyle kucaklayıcı en müsbet prensiplerle gelmiştir. Onu yetersiz bulma idrak yetersizliğinin apaçık bir ifadesidir. Onu rafa koymaya çalışanlar, tarihî yanlışlıklarını bir gün bütün dehşetiyle anlayacak ve ettiklerine bin pişman olacaklardır.

Dünyanın doğusunda, batısında yapılan bu tür yanlışlıklar, günümüzde artık itiraf edilir hâle gelmiştir. Din, hayatın hayatıdır ve bunu kimse inkâr edemeyecektir.

Dinin bir usûlü bir de fürûu vardır. Usûlde aslâ değişiklik söz konusu değildir. Hz. Âdem zamanındaki dinle, bizim dinimiz arasında usûl bakımından bir farklılık yoktur.

31