Üçüncüsü: İstenilen şeylerin muhakkak surette Cenâb-ı Hak tarafından kabul göreceğine, zerre kadar tereddüt göstermeden, kıvrana kıvrana ve duanın ayrılmaz bir şartı olan yalvarış, yakarış edasıyla.. meselâ; deniz ortasında, bir tahta parçası üzerinde kalmış ve bütün sebeplerin sukut ettiğini ayne’l-yakîn anlamış bir insanın teslimiyeti içinde ve böyle bir ruhla teveccüh edip Cenâb-ı Hakk’a yönelmektir ki, duanın özü, hayatı da işte bu ihlâs ve bu samimiyettir.
Duanın kabul edilmediğini düşünmek kat’iyen yanlıştır. Dua, eğer şartlarına uygun yapılmışsa muhakkak kabul görür. Ancak kabul ediliş keyfiyeti, bizim istediğimizin aynı olmayabilir. Bazen bizim istediğimiz, bizim için hayırlı olmadığından, bir rahmet eseri olarak Cenâb-ı Hak bize, istediğimizi değil de esas istememiz gerekeni ihsan buyurur. Bazen de duamız ahiretimiz hesabına kabul görür. Onun için, yapılan duaların mutlak surette kabul edileceğini düşünerek dua etmek çok mühimdir.
Dördüncüsü: Duayı yine salât ve selâmla bitirmektir. Dua hâlisâne bir kulluk ifadesidir. Yani kulun, aczini, fakrını, zaafını ve iktidarsızlığını idrak ederek; güç, kuvvet, imkân ve gınâ sahibi Cenâb-ı Hakk’ın kapısına, hiçbir vasıta kullanmadan doğrudan doğruya teveccüh edip matlubunu O’ndan istemesi, demektir.
Üzerinde ısrarla durulması gereken önemli bir husus da şudur:
Israr edilirse, bazen dua ile âdi sebepler sukut eder ve Cenâb-ı Hak duayı kabul buyurur. Zira bütün sebepler de O’nun Kudret elindedir. O, istediği şeye istediği şekilde tasarruf etme gücüne sahiptir. Yeter ki dua bu şuur içinde yapılsın ve dua edilmesi caiz olan noktalar dikkate alınsın…