Evvelâ “Cenâb-ı Hak vermek istemeseydi istemeyi vermezdi.” prensibinden yola çıkarak, “Bizi müttakîlere imam kıl.” duasını bize talim edip öğrettiğine göre, eğer kavlî ve fiilî duamızı tam yapabilirsek, istediğimizi bize vereceği muhakkaktır. O’nun ilâhî âdeti hep böyle cereyan etmiştir ve edecektir.
İkinci olarak da âyette dikkat edilmesi gereken, kelimelerdir. “Bizi ihlâslı veya müttakî kıl.” değil de, “Müttakîlere imam kıl.” deniliyor. Ortada bir imamlık, liderlik ve kudvelik söz konusudur.
Ayrıca müttakîyi, “şeriat-ı fıtriyenin sıyanet ve koruması altına giren ve o fıtrî kanunlara uygun ve mutabık hareket eden” mânâsına ele alıp değerlendirmeye tâbi tutacak olursak, mevzuumuzla alâkalı yönü daha da açık olarak ortaya çıkacaktır. Diğer taraftan Cenâb-ı Hak, bizleri ümmet-i vasat kıldığını3, yeryüzünde istikameti bizim temsil ettiğimizi de haber vermektedir. Bu haberle de, liderlik vasıflarından bir diğeri anlatılmaktadır ki, bizim için çok mânidar ve üzerinde durulmaya değer bir husustur.
Bütün bu anlattıklarımızdan sonra meseleye şöyle bir hulâsa getirmemiz mümkündür: Hıristiyanlık tasaffi edip bid’atlarından arınacak ve durulacaktır. Fakat, ister akide isterse amelî yönü itibarıyla bu tasaffi ediş, hep onun ikinci derecede ve tâbi durumunda olmasını gerektirmektedir. Zira her ne kadar tasaffi etse de, tarihî sürecinde bir bulanıklık vardır. Bir ameliye geçirecek ve ondan sonra saflaşacaktır. Bu ise tarih boyu saf ve billûr gibi akıp duran bir suyla kıyas kabul edilemeyecek kıymet ve değerde demektir. İşte, İslâm hiç bozulmamış keyfiyetiyle, o menba suyu gibidir. Zira إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ4 âyetinin ifadesiyle o teminat altına alınmış ve daima muhafaza edilmiştir. Hâlbuki diğer dinler için aynı şeyi söylemek mümkün değildir.
Dipnotlar
- 3 Bkz.: Bakara sûresi, 2/143.
- 4 Hicr sûresi, 15/9. “Hiç şüphe yok ki, o zikri, Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biziz.”